E-Mardin.com

Mardin'e farklı bir bakış..

Wednesday
Jan 07th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Taş Kahve Yazıları

Benim Filmimin Müziğini Sen Yap Müzik Tanrısı

Arto Tunçboyacıyan’a...

Benim filmimin müziğini sen yap Müzik Tanrısı...

Sen denizi taşı bozkırlara,
Denizi taşı dağlara.

Senin müziğin olsun filmimin müziği.

Bir beste yap,
Bozkırları getirsin yatak odamın penceresine
Hüzün dolsun içeri
Toz, toprak, duman dolsun
Essin rüzgâr ortalık karışsın.

Otobüs ilerlerken bozkıra doğru
Düşer yorgun başım omzuna
Ay okşar yanağını
Çekingen, masum
Dalalım uykuya...
Uyumuyorsun biliyorum
Ay ışığında yüzünün hatlarını ezberliyorum

Çekingen, masum
Başım düşüyor omzuna

Bozkırda ay...
Ay bozkırda...

Ortalık toz duman
Ay okşuyor nefesini
Gözlerim kapalı,
Gözlerin kapalı.
Uyumuyorsun biliyorum
Dudaklarında bir tebessüm ay.

Yaz Müzik Tanrısı,
Taşa, kana, kurşuna lanet olsun, yaz
Umudu kırık kuşa yaz
Fırdolayı dönsün müziğin içimde
Bozkırın tozu girsin odama
Ay ışığında uyansın sarı yastıklardan yorgun gönlüm,
Bozkırdaki otobüste kalan gönlüm,
Kan damlalarıyla taşa düşen gönlüm...
Benim filmimin müziğini sen yap Müzik Tanrısı

Bozkırın şafağında ayrılan yollar
Birleşsin gene bozkırın tozunda dumanında
Yıkılsa da ortalık Müzik Tanrısı
Sen denizi taşı bozkırlara
Denizi taşı dağlara
Ben sözler yazayım şarkılara
Uydurduğumuz bir dilde

Sen benim filmimin müziğini yap Müzik Tanrısı
Haykırsın ruhum:
Hay Sevgilim,
Hay Aşkım,
Hay Bir Tanem,
Hay Can Tanem,
Hay Can...

Ben ağıtlar yakayım
Müziğini sen yap
Ben güller açayım
Müziğini sen yap
Bozkıra doğru ilerleyen otobüste
Ben zamanı durdurayım
Müziğini sen yap...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 07 Temmuz 2008 16:28 )

 

Bir Anadolu Efsanesi Troya

9 Nisan akşamı Anadolu Ateşi’nin ‘Troya’ gösterisine davetliydim.

Tanıtım filmleri uzun zamandır her yerde dikkatimi çekiyor. Seyredeceğim şeyden neredeyse eminim. Kesinlikle çok güzeldir. Hatta emin olduğum bir başka konu da, Mustafa Erdoğan’ın bu işinin, bugüne kadar yaptıklarını kesinlikle defalarca aşmış olduğu.

İşte bu duygularla salona girdim ve gösteriyi izledim.

Yanılmamışım...

Müthiş bir şey yaşadım. Rüya gibiydi. Çok onurlandım, gururlandım, duygulandım, hatta ağladım.

Neden mi?

Anadolu’nun doğru yorumlanan tarihinin, Halikarnas Balıkçısı ve onun açtığı yolda gerçeklere ulaşılmasında katkıda bulunan pek çok bilim adamının arasında Troya kazı başkanı rahmetli Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın ve tabiî ki Troya’nın benim için ne ifade ettiğini bilenler anlamışlardır nedenini...

Öncelikle, gösteri başlamadan perdenin üzerine yansıyan Anadolu haritası ve üzerindeki şehirler ve pek çoğunun Hititçe isimleri zaten beni nasıl bir işle karşılaşacağım konusunda aydınlatmaya başlamıştı. Gülümsedim...

Mustafa Erdoğan güzel bir açılış konuşması yaptı. Troya’nın bir Anadolu Efsanesi olduğunu, İzmirli ozan Homeros’un İlyada’sının Avrupa kültürü için önemli kodlar barındırdığını, Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın da dediği gibi Çanakkale Savaşlarının son Troya savaşı olduğunu, Troya efsanesini bizlerin bugüne kadar gözardı ettiğimizi ama şimdi anavatanında vatandaşlarına sunulduğunu anlattı. Sonuna kadar katılıyorum tüm dediklerine.

Harika bir prodüksiyon, müthiş bir iş...

Gösteride nelerden hoşlandığımın bir dökümünü yapayım:

- Tanıtım filminde hemen anlamıştım bu sefer kıyafetlerin Canan Göknil’e ait olmadığını. Çok iyi olmuş. Kostümler harika. Hepsi tüm gösteriyi hem o tarihe götürüyor, hem bugüne taşıyor, hem de evrenselleştiriyor.

-Dekor da aynı şekilde çok güzel, görkemli ve muhteşem.

-Savaşırken kılıçlardan çıkan ateş beni Homeros’un cümlelerinin içine çekti, çekti, çekti...

-Müzik olağanüstü... Her notada çıldırdım. ‘Ne duygudur, ne yaratıştır, ne gönüldür bu?’ dedirtti. (Akha’ların gemilerine binip Troya’ya doğru yola çıktıkları sahnedeki buzukiyi duyduğumda çok eğlendim. Çok ince bir espri ve yaklaşım var her bölümün müziklerinde).

-Troya’ya yardıma gelen halklar tanıtıldığında, Ege’nin efeleri ve zeybekvari diyonizyak dansları şaşırttı sanırım bazılarını. Ben ‘bravo’ demişim yüksek sesle. Bilindiği gibi, Ege’nin zeybekleri, Batı Anadolu’ya hastır ve bir Anadolu tanrısı olan Dionysos’un Bakhaları’nın (yani rahip ve hatta rahibelerinin) danslarından gelir. Yani Anadoluludur, Anadoludur! Bu konuyu araştırmak isteyenlere Halikarnas Balıkçısı’nın ‘Düşün Yazıları’ isimli kitabını tavsiye ederim.

-Kassandra çok güzel işlenmiş. O, ilyada’da en önemli kodları taşıyan karakterlerden biridir aslında. Çoğu zaman görmezlikten gelinir.

-Amazonların ellerindeki çift yüzlü balta (labrys) harika ve yerinde kullanılmış bir Anadolu gerçeği.

-Koreografi çok başarılı. Dansçıların performansları muhteşem. Enerjileri inanılmaz.

-Teknolojinin nimetlerinden de çok doğru ve yerinde faydalanılmış. Zevk veriyor seyredene. Yaylı etekler; uçan, yaylanan, takla atan, dansı bir nevi akrobasi haline getiren başarılı dansçılar. Ama öte yandan bazı şeylerin de en basite indirilerek kullanılması ayrı bir zevk. Gemi ve deniz sahneleri gibi.

-Sahneye sokulan dev atı pek beğendim. Aslında o atın neler simgelediğini bilmeyen o kadar çok insan çıkıyor ki. At Anadolu’da yetişen bir hayvan (bu arkeolojik kazılarla da ispatlanmıştır), Troya’lılar yetiştirdikleri cins atlarla meşhur. Akha prensleri at binmeyi öğrenmek için Troya’ya gelirlermiş ve savaşın çıkma sebeplerinden biri de Akhalıların Troya’dan çaldıkları cins atlarla ilgilidir. At Anadolu insanı için çok önemli. Her ne kadar buraya sığmayacak kadar uzun bir sebeple bu at hikayesi bana pek efsane gibi gelmese de (bunu ayrı bir yazı konusu olarak işleyeceğim) o atın savaşta Troya şehrinin surlarına erişebilmek için kullanılan bir kule ya da kale kapılarını parçalamaya yarayan bir koçbaşı olduğunu iddia eden kaynaklar da vardır.

-Deniz dalgaları, ölüler dünyası ve ölü askerler, hele hele Hektor için ağıt yakan kadınlar... Bu sahneler beni en derinden etkileyenler.

-Final tam beklediğim gibiydi. Bildiğimiz o Hitler’li vs savaş görüntüleri, ozanların ozanı Homeros’a yaptırılan savaş karşıtı konuşma ve ardından Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki görüntüsü beni çok duygulandırdı. Hele en sondaki Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’a adanmıştır yazısı beni ağlattı. Gözyaşlarım gerisini okumamı engelledi. Sanırım bu vatan için canlarını vermiş olan Çanakkale şehitlerine de adanmıştı (yanlış gördüm ya da anladıysam özür dilerim).

Bu liste böyle sürer gider. Siz de ‘hiç mi eleştirin yok?’ diye sorarsınız...

Olmaz mı, bir tane var tabiî. Ama kötü bir eleştiri değil. Hani ‘olsaydı fena olmazdı’ tarzı bir şey.

Keşke diyorum, Mustafa Erdoğan bu gösteriyi Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’a da adasaydı ya da en azından onların adları geçseydi konuşmada. Çünkü Halikarnas Balıkçısı tüm bilim adamlarının bugün ulaşılan gerçekleri bulması konusunda onlara yol açan (ki bunu pek çok arkeolog söyler), hatta kısayol yaratan çok önemli bir insandır. Azra Erhat ve tabiî ki A.Kadir olmasaydı, bugün o neredeyse orijinalinden de güzel Türkçe İlyada tercümesi olmaz, biz kim bilir nasıl bir şey okuyor olurduk. Ama Azra Erhat da Halikarnas Balıkçısı’nı tanımamış ve onun fikirlerini, tezlerini kendi bilimsel çalışmaları içinde araştırıp ona inanmamış olsaydı, bugün o tercüme de, bu gerçekler de, belki hâlâ 19. yy’ın yalan yanlış bilgilerinin perdesi ile örtülü olarak kalırdı. Sanırım Mustafa Erdoğan bu noktada bana hak verecektir.

Beni mutlu eden bir ufak detay da şu: Gösterilerden biri, ne güzel bir tesadüftür ki, 17 Nisan’a denk geliyor. Yani Halikarnas Balıkçısı’nın doğum gününe.

Prof. Dr. Manfred Korfmann’ın 2005 senesinde aramızdan ayrılana kadar bilimsel yolla yaptığını, şimdi Mustafa Erdoğan ve ekibi sanat yoluyla yapacaklar. Tüm dünyaya bir gerçeği gösterecekler: Troya ve Anadolu gerçeğini.

Mustafa Erdoğan ve tüm ekibine, ‘elinize, ayağınıza, beyninize gönlünüze sağlık’ diyorum.

Bir teşekkür de sevgili Gülben Ergen’e... O bana, ‘9 Nisan’da geliyorsun’ demeseydi, ben kim bilir ne zaman izlerdim bu gösteriyi? Sağol sevgili Gülben, çok hoş bir doğum günü hediyesi oldu bana bu.

Halikarnas Balıkçısı’nın izinde gitmeye çalışan bir Anadolu neferi olarak çok mutlu oldum ve umutla doldum.

Herkese tavsiyem, gidin ve izleyin bu muhteşem gösteriyi.

Sonra da Halikarnas Balıkçısı’nın en azından ‘Anadolu’nun Sesi’ kitabını okuyup, kolunuzun altına Homeros’un İlyada’sının Azra Erhat tercümesini sıkıştırıp Troya’ya gidin ve Troya’nın o büyülü atmosferinde okuyun bu eseri. Troya meşeleri Homeros’un, Halikarnas Balıkçısı’nın ve Manfred Osman Korfmann’ın sesinden efsaneyi fısıldayacaklardır kulağınıza...

Son Güncelleme ( Pazar, 18 Mayıs 2008 02:43 )

Bir Anadolu Efsanesi Troya

9 Nisan akşamı Anadolu Ateşi’nin ‘Troya’ gösterisine davetliydim.

Tanıtım filmleri uzun zamandır her yerde dikkatimi çekiyor. Seyredeceğim şeyden neredeyse eminim. Kesinlikle çok güzeldir. Hatta emin olduğum bir başka konu da, Mustafa Erdoğan’ın bu işinin, bugüne kadar yaptıklarını kesinlikle defalarca aşmış olduğu.

İşte bu duygularla salona girdim ve gösteriyi izledim.

Yanılmamışım...

Müthiş bir şey yaşadım. Rüya gibiydi. Çok onurlandım, gururlandım, duygulandım, hatta ağladım.

Neden mi?

Anadolu’nun doğru yorumlanan tarihinin, Halikarnas Balıkçısı ve onun açtığı yolda gerçeklere ulaşılmasında katkıda bulunan pek çok bilim adamının arasında Troya kazı başkanı rahmetli Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın ve tabiî ki Troya’nın benim için ne ifade ettiğini bilenler anlamışlardır nedenini...

Öncelikle, gösteri başlamadan perdenin üzerine yansıyan Anadolu haritası ve üzerindeki şehirler ve pek çoğunun Hititçe isimleri zaten beni nasıl bir işle karşılaşacağım konusunda aydınlatmaya başlamıştı. Gülümsedim...

Mustafa Erdoğan güzel bir açılış konuşması yaptı. Troya’nın bir Anadolu Efsanesi olduğunu, İzmirli ozan Homeros’un İlyada’sının Avrupa kültürü için önemli kodlar barındırdığını, Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın da dediği gibi Çanakkale Savaşlarının son Troya savaşı olduğunu, Troya efsanesini bizlerin bugüne kadar gözardı ettiğimizi ama şimdi anavatanında vatandaşlarına sunulduğunu anlattı. Sonuna kadar katılıyorum tüm dediklerine.

Harika bir prodüksiyon, müthiş bir iş...

Gösteride nelerden hoşlandığımın bir dökümünü yapayım:

Tanıtım filminde hemen anlamıştım bu sefer kıyafetlerin Canan Göknil’e ait olmadığını. Çok iyi olmuş. Kostümler harika. Hepsi tüm gösteriyi hem o tarihe götürüyor, hem bugüne taşıyor, hem de evrenselleştiriyor.

Dekor da aynı şekilde çok güzel, görkemli ve muhteşem.

Savaşırken kılıçlardan çıkan ateş beni Homeros’un cümlelerinin içine çekti, çekti, çekti...

Müzik olağanüstü... Her notada çıldırdım. ‘Ne duygudur, ne yaratıştır, ne gönüldür bu?’ dedirtti. (Akha’ların gemilerine binip Troya’ya doğru yola çıktıkları sahnedeki buzukiyi duyduğumda çok eğlendim. Çok ince bir espri ve yaklaşım var her bölümün müziklerinde).

Troya’ya yardıma gelen halklar tanıtıldığında, Ege’nin efeleri ve zeybekvari diyonizyak dansları şaşırttı sanırım bazılarını. Ben ‘bravo’ demişim yüksek sesle. Bilindiği gibi, Ege’nin zeybekleri, Batı Anadolu’ya hastır ve bir Anadolu tanrısı olan Dionysos’un Bakhaları’nın (yani rahip ve hatta rahibelerinin) danslarından gelir. Yani Anadoluludur, Anadoludur! Bu konuyu araştırmak isteyenlere Halikarnas Balıkçısı’nın ‘Düşün Yazıları’ isimli kitabını tavsiye ederim.

Kassandra çok güzel işlenmiş. O, ilyada’da en önemli kodları taşıyan karakterlerden biridir aslında. Çoğu zaman görmezlikten gelinir.

Amazonların ellerindeki çift yüzlü balta (labrys) harika ve yerinde kullanılmış bir Anadolu gerçeği.

Koreografi çok başarılı. Dansçıların performansları muhteşem. Enerjileri inanılmaz.

Teknolojinin nimetlerinden de çok doğru ve yerinde faydalanılmış. Zevk veriyor seyredene. Yaylı etekler; uçan, yaylanan, takla atan, dansı bir nevi akrobasi haline getiren başarılı dansçılar. Ama öte yandan bazı şeylerin de en basite indirilerek kullanılması ayrı bir zevk. Gemi ve deniz sahneleri gibi.

Sahneye sokulan dev atı pek beğendim. Aslında o atın neler simgelediğini bilmeyen o kadar çok insan çıkıyor ki. At Anadolu’da yetişen bir hayvan (bu arkeolojik kazılarla da ispatlanmıştır), Troya’lılar yetiştirdikleri cins atlarla meşhur. Akha prensleri at binmeyi öğrenmek için Troya’ya gelirlermiş ve savaşın çıkma sebeplerinden biri de Akhalıların Troya’dan çaldıkları cins atlarla ilgilidir. At Anadolu insanı için çok önemli. Her ne kadar buraya sığmayacak kadar uzun bir sebeple bu at hikayesi bana pek efsane gibi gelmese de (bunu ayrı bir yazı konusu olarak işleyeceğim) o atın savaşta Troya şehrinin surlarına erişebilmek için kullanılan bir kule ya da kale kapılarını parçalamaya yarayan bir koçbaşı olduğunu iddia eden kaynaklar da vardır.

Deniz dalgaları, ölüler dünyası ve ölü askerler, hele hele Hektor için ağıt yakan kadınlar... Bu sahneler beni en derinden etkileyenler.

Final tam beklediğim gibiydi. Bildiğimiz o Hitler’li vs savaş görüntüleri, ozanların ozanı Homeros’a yaptırılan savaş karşıtı konuşma ve ardından Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki görüntüsü beni çok duygulandırdı. Hele en sondaki Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’a adanmıştır yazısı beni ağlattı. Gözyaşlarım gerisini okumamı engelledi. Sanırım bu vatan için canlarını vermiş olan Çanakkale şehitlerine de adanmıştı (yanlış gördüm ya da anladıysam özür dilerim).

Bu liste böyle sürer gider. Siz de ‘hiç mi eleştirin yok?’ diye sorarsınız...

Olmaz mı, bir tane var tabiî. Ama kötü bir eleştiri değil. Hani ‘olsaydı fena olmazdı’ tarzı bir şey.

Keşke diyorum, Mustafa Erdoğan bu gösteriyi Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’a da adasaydı ya da en azından onların adları geçseydi konuşmada. Çünkü Halikarnas Balıkçısı tüm bilim adamlarının bugün ulaşılan gerçekleri bulması konusunda onlara yol açan (ki bunu pek çok arkeolog söyler), hatta kısayol yaratan çok önemli bir insandır. Azra Erhat ve tabiî ki A.Kadir olmasaydı, bugün o neredeyse orijinalinden de güzel Türkçe İlyada tercümesi olmaz, biz kim bilir nasıl bir şey okuyor olurduk. Ama Azra Erhat da Halikarnas Balıkçısı’nı tanımamış ve onun fikirlerini, tezlerini kendi bilimsel çalışmaları içinde araştırıp ona inanmamış olsaydı, bugün o tercüme de, bu gerçekler de, belki hâlâ 19. yy’ın yalan yanlış bilgilerinin perdesi ile örtülü olarak kalırdı. Sanırım Mustafa Erdoğan bu noktada bana hak verecektir.

Beni mutlu eden bir ufak detay da şu: Gösterilerden biri, ne güzel bir tesadüftür ki, 17 Nisan’a denk geliyor. Yani Halikarnas Balıkçısı’nın doğum gününe.

Prof. Dr. Manfred Korfmann’ın 2005 senesinde aramızdan ayrılana kadar bilimsel yolla yaptığını, şimdi Mustafa Erdoğan ve ekibi sanat yoluyla yapacaklar. Tüm dünyaya bir gerçeği gösterecekler: Troya ve Anadolu gerçeğini.

Mustafa Erdoğan ve tüm ekibine, ‘elinize, ayağınıza, beyninize gönlünüze sağlık’ diyorum.

Bir teşekkür de sevgili Gülben Ergen’e... O bana, ‘9 Nisan’da geliyorsun’ demeseydi, ben kim bilir ne zaman izlerdim bu gösteriyi? Sağol sevgili Gülben, çok hoş bir doğum günü hediyesi oldu bana bu.

Halikarnas Balıkçısı’nın izinde gitmeye çalışan bir Anadolu neferi olarak çok mutlu oldum ve umutla doldum.

Herkese tavsiyem, gidin ve izleyin bu muhteşem gösteriyi.

Sonra da Halikarnas Balıkçısı’nın en azından ‘Anadolu’nun Sesi’ kitabını okuyup, kolunuzun altına Homeros’un İlyada’sının Azra Erhat tercümesini sıkıştırıp Troya’ya gidin ve Troya’nın o büyülü atmosferinde okuyun bu eseri. Troya meşeleri Homeros’un, Halikarnas Balıkçısı’nın ve Manfred Osman Korfmann’ın sesinden efsaneyi fısıldayacaklardır kulağınıza...

Son Güncelleme ( Pazar, 18 Mayıs 2008 02:43 )

AB Sürecinde Türk Kadını

Anatanrıçaların anayurdu, uygarlıkların beşiği Anadolu toprakları üzerinde şimdilerde uzun soluklu bir Avrupa Birliği süreci heyecanı yaşanıyor.
Anayasası’nı örnek aldığı İsviçre’den çok daha önce kadınlarının haklarını 1926 yılında Türk Medeni Kanunu yürürlüğe sokarak korumaya alan, 1934 yılında onlara seçme ve seçilme hakkını veren (ki İsviçre’nin son kantonu 1999 yılında kadınların haklarını tanımıştır), binlerce yıllık tarihinin her soluğunda ön saflarda kadınların izlerini bulduğumuz, dünyanın ilk savaş pilotu Sabiha Gökçenlerin, arkeolog Jale İnanların ve daha saymakla bitmeyecek pek çok ismin bulunduğu bu diyarın şimdilerde durumu nedir diye soruyor insan ister istemez kendi kendine.
Hele hele son zamanlarda TÜSİAD (Türkiye Sanayici İş Adamları Derneği) gibi erkek egemen bir topluluğun yönetim kurulundaki kadın üye sayısının üçe çıkması, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdiresi Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu’nun bu aralar hiç durmayan depremler nedeniyle ilgi odağı haline gelmesi, eskiden erkek işi denen pek çok mevzuda çeşitli akademisyen ve girişimci kadınlarımızın son günlerde her daim gündemde olması ister istemez akıllara sayısal açıdan kadınlarımızın toplum içindeki konumu nedir sorusunu getiriyor.
Rakamlar yalan söylemez diyerek Devlet İstatistik Enstitüsünün istatistik bilgilerine bir göz atınca son derece ilginç bir sonuç ortaya çıkıyor.
2000 yılı nüfus sayımına göre Türkiye’nin toplam nüfusu 67.803.927. Bunun 33.457.192’si kadın, 34.346.735’i erkek. Arada fazla bir fark olmaması istatistik açıdan kadının konumunu sayısal olarak gözlemlemede kolaylık sağlıyor.
Çalışan nüfusun 1/3’inden biraz fazlası kadın.
Çalışan kadınların yüzde 24,3’ü ücretli, 0,9’u işveren, 6’sı kendi hesabına çalışan, 68,8’i de ücretsiz aile işçisi. Burada dikkati çeken durum 1990’dan 2000’e işveren sayısında bir düşme olması. Yüzde 7,3’ten 6’ya bir gerileme. Ama buna nazaran ücretsiz aile işçisi oranı da yüzde 74,8’den 68,8’e düşüyor.
Tarihe bakarsak; 1843’de Tıbbiye mektebi bünyesinde ebelik eğitimi kadınlara 1869’da Maarif-i Umumiye Nizamnamesi yasal eğitim zorunluluğunu getiriyor.
1897’de ücretli işçi, 1913’de de ilk kez devlet memuru olarak çalışmaya başlayan kadınlar 1914’de tüccarlık ve esnaflığa başlıyorlar.
1922’de yedi kız öğrenci Tıp Fakültesine kayıt yaptırarak eğitime başlıyor.
3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğrenim Birliği) ile eğitim laikleştirilerek tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanıp, kız ve erkekler eşit haklarla eğitim görmeye başlıyorlar.
17 Şubat 1926’da Türk Medeni Kanunu kabul ediliyor. Kanun ile erkeğin çok eşliliği ve tek taraflı boşanmasına ilişkin düzenlemeler kaldırılıp, kadınlara boşanma hakkı, velayet hakkı ve malları üzerinde tasarruf hakkı tanınıyor. (Kanun 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girer)
1930’da Belediye yasası çıkarılıyor. Yasa ile kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınıyor. Ama Türkiye ilk kadın Belediye Başkanı’na bu yasadan tam 20 yıl sonra kavuşuyor. (Müfide İlhan – Mersin).
5 Aralık 1934’te Anayasa değişikliği ile kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınıyor ve 1935’te TBMM seçimlerinde ilk kadın milletvekilleri meclise giriyor.
1936’da İş Kanunu yürürlüğe girince, kadınların çalışma hayatına düzenleme getiriliyor.
1966’da eşit değerde iş için kadın ve erkek işçiler arasında ücret eşitliğini sağlayan sözleşme onaylanıyor.

Bugün akademik kariyer durumuna baktığımızda hiç de küçümsenmeyecek değerlerle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. 2002-2003 kayıtlarına göre 47.886 erkek akademisyene karşı 28.205 kadın akademisyen var.
2003-2004 kayıtlarında kadın akademisyen sayısı 29.858. Bunlardan 2.785’i profesör, 1.739’u doçent , 4.094’ü yardımcı doçent, 4.878’i öğretim görevlisi, 3.123’ü okutman, 981’i uzman, 1.224’ü araştırma görevlisi...
2002 rakamlarına göre baroya bağlı avukat ve dava vekili toplam 51.639 ve bunun 15.965’i kadın.
Oran ilginç bir şekilde hemen hemen her alanda üç aşağı beş yukarı aynı.
1985’te Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini (CEDAW) imzalaması ve bunun 1986’da yürürlüğe girmesi ile yeni bir sürecin başladığını görüyoruz.
Zaman içinde kanunlarda değişiklikler yapılması zorunluluğu ortaya çıkıyor, 1990’da kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan Medeni Kanunun 159. maddesi Anayasa Mahkemesi’nce iptal ediliyor.
Bu tarihten sonra 90’lı yıllarda yapılan her türlü çalışma, sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri bu güzel tablonun ardındaki gerçekle, teori ve pratiğin birbirine uymadığı gerçeği ile yüz yüze getirdi Türkiye’yi. Pek çok adım atmak gerekiyordu.
AB uyum süreci içinde kanunlarda değişiklik yapılması da zorunlu hale geldi. Kadının evlendikten sonra kocasının soyadını almasının yanı sıra kendi soyadını da kullanabilmesinden tutun da, nüfus cüzdanlarında medeni hal kısmında sadece ‘evli’ ve ‘bekar’ ifadelerinin kullanılmasına, ‘dul’ ve ‘boşanmış’ gibi ifadelere yer verilmemesine, Gelir Vergisi Kanununa göre kadınların kocalarından ayrı olarak beyanname vermesinden kadın erkek açısından önemli değişiklikler içeren Medeni Kanun Tasarısı’nın uygulanmasına kadar uzun ve ilginç yollar kat etti Türkiye ve dolayısıyla Türk Kadını.
Bu süreç daha da devam edecek. Henüz yapılacak çok şey var.
Rakamlar yalan söylemez.
Karşımızdaki tablo aslında karanlık bir tablo değildir. Özellikle akademisyenler açısından Türkiye ve diğer ülkeler arasında istatistik karşılaştırmalar yapılırsa bu gerçek su yüzüne çıkacaktır.
Türkiye’nin geçtiği zorlu yollarda onu aydınlığa taşıyan hep kadınlar olmuştur ve bu böyle de olmaya devam edecektir.
(Bu yazı 2005 senesinde yazılmıştır.)

Son Güncelleme ( Pazar, 18 Mayıs 2008 03:34 )

Ege Gurbet Değil mi?

Ege gurbet değil mi? Yazdım ya Antalya’da geçen zaman için, ‘Gurbet elde bir başıma...’ diye. Aman ne mesajlar ve ne telefonlar geldi bilemezsiniz. Yorumlar ilginçti. Bıkmışım rehberlikten, ne kadar özlemişim Istanbul’u vs vs.

Evet, İstanbul’u ne kadar özlemişim... Boş bir günüm vardı. Arabaya binmiş Antalya dışına çıkıp Kaş’a ya da Demre’ye doğru gitmeyi planlıyordum. Tam Falez Otelin olduğu yerde trafik tıkandı ve telefonum çaldı. Eski işime geri dönmem isteniyordu, teklif fena değil harikaydı. İzmir’e gidecektim, Kuşadası çıkışlı operasyonda çalışacak ve Anadolu turlarıma da bir müddet sonra kavuşacak, bu sayede zaman zaman İstanbul’a uğrayabilecektim.

İstediğim bu değil miydi? Bu muydu? Boğazıma bir şeyler düğümlendi. Gözüme yaşlar birikti. Trafiğin tıkanıklığından istifade hesap yaptım, ölçtüm biçtim... Kalbim sızladı, yazmaz olaydım o yazıyı... Ne yapmıştım ben? Sanki evrenlere ‘kurtarın beni buralardan’ mesajı mı vermiştim? Olamaz. Kalbimi aradım, içine bakıp karar verecektim. Boğazımı düğümleyenin kalbim olduğunu anladım. Trafik açılır gibi oldu. Demre’ye ya da Kaş’a... Hayır, kavşaktan geri dönüp şirketin yolunu tuttum. Serde dürüstlük var ya, etik kavramlar var ya, iş ahlakı falan filan. Doğrucu Davutluk var ya, kazık atamam ya.

İçim burkuluyor, bir şeyler içimi oyuyor. Bekliyorum patronla konuşmak için. ‘Hayır, olmaz’ derse kalacağım. Bırakamam Antalya’yı... Telefonum çalıyor. Tesadüfler hazırlanmış ortamdır derler. Telefonun ucundaki kişi belki de pek çok şeyi belirlememi sağlayacak. Son zamanlarda kafamı karıştıran bu kişi konuşma esnasında beynimin netlik kazanmasına sebep oluyor ve ilk ona söylüyorum: ‘Ben gidiyorum!’ Üzülüyor. Ya ben? Bunu söylemek öyle zor ki. İçimi burkan şey oyuyor şimdi içimi, oyuyor. Ama mantığıma öncelik tanıyorum ve doğru olanı yapmaya karar veriyorum: Ne pahasına olursa olsun gideceğim!

Konuşuyor, her şeyi anlatıyor, karşı tarafı da dinliyor ve son sözümü söylüyorum: ‘Kalbimi burada bırakıyorum, ama mutsuzum. Ben gidiyorum.’ Otele gidip bir buçuk aydır yayıldığım ve çok sevdiğim odamı bir saatte topluyor, kiraladığım arabayı teslim edip son uçakla İstanbul’a gidiyorum. Hava çok soğuk İstanbul’da diyorlar, ben neredeyse yaz ortası kıyafetleriyle... Uçağın kapısından çıkar çıkmaz yüzüme çarpan buz gibi havayı içime çekiyor, her hücremde hissediyorum.

‘Seviyorum seni İstanbul. Bana bir sen yararsın. Benim senden başka yarim yok!’

Saatleri sayarsan tam üç gün bile sayılmayacak bir İstanbul kaçamağı. Yapmam gereken resmi işler sebebiyle (rehberlik vizesi vs) ne yazık ki tadı damağımda kalan İstanbul. Yapmak için yanıp tutuştuğum ama vakitsizlik nedeniyle yetiştiremediğim pek çok başka şey. Ama son gün çok sıkışık bir programım olmasına rağmen gene de geçmek bilmeyen saatler. Bazen anı doya doya yaşarsanız saatlerin, dakikaların geçmek bilmediğini fark ettiniz mi? Uçmaya saatler kala Sarıyer tepelerinde Hilde restoranda peynir, beyaz şarap kaçamağı. Sonra da aklımın bir köşesine takılıp kalan İstanbul ışığı, hani o gün batmadan önceki son kış renkleri.

Sonra gene İzmir, gene yeni bir grup, gene yerleşilen bir otel (ama bu sefer Pamucak’ta), gene kiralanan bir araba. Bu sefer en azından rehberlikten zevk alma şansı, Efes var, İzmir var, Şirince var, Priene – Milet – Didim var. Ben şimdi canım her istediğinde Şirince’de Greek House’da yemek yiyebileceğim, Notion ad Claros’a gidip sahilde dolaşacak Çile köyü gezip size orayı anlatacağım.

Şirince’de şarap işini iyice ilerlettiler. Ben hepsini beğeniyorum ama serde dostluk da var tabii, bu yüzden hep Dereli’de şarap tadımı yapar ve onların Öküzgözü şaraplarından alırım. Meyve şarapları sevenlere tavsiyemdir, ama üzüm şaraplarında ödüllüdür Dereli Kaplankaya şarapları. Ekmeği meşhurdur Şirince’nin. Selçuk’ta bekler herkes Şirinceden ekmek gelmesini. Benim damak tadıma tam uymasa da, Kuzey Ege’ninki kadar olmasa da, zeytinyağı da gayet iyidir. Selçuk’tan da Kırıtaklar’dan İzmir tulumu ve diğer peynirlerden alın. Ziyafete bak! Tam bir Ege şöleni... Şarap, peynir, ekmek ve zeytinyağı... Daha ne ister insan?

Pamucak sahilinden günbatımını seyredin. Ne de olsa Türkiye’nin en batı noktalarından birindesiniz. Artemis Tapınağı’nı, Efes’i, St. Jean’ı, İsabey Camiini, Efes Müzesi’ni, Meryemana Evi’ni gezin. Şirince’ye hafta arası gitmeye bakın, yoksa kalabalıktan zevk alamazsınız. Şirince’nin hala bozulmamış bir dokusu, mimarisi (bazılarına rağmen) var. Tadını çıkartın.

Ben şimdi hem çalışıp hem de buraların tadını çıkartmaya ve bunları size anlatmaya çalışacağım. Araya giren mesafeyi telefon görüşmeleri, mesajlar ve Pamukkale’deki kısa anlara sığdırmaya çalışarak, ne yazık ki Menders Türel’li billboardların olmadığı, çok sevdiğim bir yerdeyim ama gene gurbetteyim, gene bir başımayım...

Ah be Kıraç ne söyledin şu şarkıyı? Kronik hale geldi bu bende. Kadere bak! Gurbet dediğim Antalya’ya kalbimi bıraktırıp evim saydığım Ege’yi bile gurbet etti.
(Nisan 2005)

Son Güncelleme ( Pazar, 18 Mayıs 2008 03:33 )

Sayfa 1 > 6
Reklam