E-Mardin.com

Mardin'e farklı bir bakış..

Tuesday
Jan 06th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Mine Engin Tekay

Sardunya Kokusu

Baharda rüzgarın taşıdığı çiçek kokularının içinde, en çok sardunya kokusu varsa sevinirim ben... Çünkü sardunyalar, babaannemi getirir bana... Ve bu sefer, hiç gitmesin isterim uzaklara...Benim canım babaannem, sevgili dostum, yaşamımdaki doğru insanlardan... Atatürk Türkiyesi'nin aydınlık yüzü... Yaşamın  karşısında dimdik dikilmiş, asla eğilmemiş, yüreğindeki   güzellikleri asla yitirmemiş, "Hayatı Roman" kadınlardan....Romanı yazılmamış pek çokları gibi...O demek, çocuk yüreğim ve o yüreği dolduran çocukluk anılarım demektir biraz da... Gurbet ellerden  üç kuruşluk memur maaşıyla, ancak yılda  bir  kez  gelinen  memleket toprağı...Saatler süren, insanların  tutulan ayaklarını genellikle ayakkabılarından çıkarıp bağdaş kurduğu, çay ve ihtiyaç molalarıyla kesilen , uzun ve koyu  araba yolculukları...Yolun sonunda bir yerlere ait olmanın anlamı; bekleyenin, beklenenle hüzünlü kavuşması... 

Bayram sevinçlerim,harçlık heyecanlarım...İlla ki kırmızı rugan papuçlarım...Renk renk bonbonlar, keskin tadlı akide şekerleri,şerbeti  bol tutulmuş,kat kat açılmış ev baklavaları... Gecenin uzun sessizliğini bozan,şen kahkahalı sohbetler... Kalabalık sofralar... Konuşulanları dinlemek uğruna, uykuya yenilmek üzere olan göz kapaklarımızla girdiğimiz zorlu mücadele... Kocaman ve o sıralar henüz dağılmamış bir aile... Fırından yeni çıkmış mis kokulu fındıklı kurabiye... Yatarken acıktığımızda, üşenmeden çıkarılan "ye zıbar ekmeği"... Ana-baba öfkesinden koruyan hoşgörü kalkanı...O zamanlar hiç birimiz bilmiyorduk; bir çınar ağacı edasıyla, tüm dallarını sevgiyle nasıl bir arada tuttuğunu...Varlığıyla varlığımı geliştiren, yapı taşlarımı oluşturan, beni ben yapan kadınlarım... Annem, teyzem, babaannem, öğretmenim, dostum... Yaşamdan biriktirdikleriyle zenginleştiğim, geliştiğim, büyüdüğüm, öğrendiğim kadınlar... Benim kadınlarım... 

Henüz yirmi sekizinde gül kokulu, gül tenli, gül renkli bir tazeyken; en küçüğü kundakta dört çocukla, eşini  o kara topraklara  nasıl verebildin?Ağlaya ağlaya akmaz olan göz yaşların mıydı önce kesilen, yoksa bebene doya doya veremediğine hep yandığın sütün
mü ? Sırtını yaslayacak kimin kimsen yokken, hiç acımadı mı çocuklarına gerdiğin o kanatların? Veresiyeyi artık kesen fırıncıya inat, gün ışımadan  kalkıp sofraya dumanı tüten ekmekleri nasıl yetiştirebildin? Gündüzleri kalem tutan, tebeşir tutan ellerin kim bilir nasıl tutuverdi hamuru da öyle sevgiyle? Oğlunu sınava sokabilmek için sattığın yer yatağının pamukları, o canım Halep işleri... Sınav çıkışı bir tas çorbaya iki kaşığı utanarak daldırışınız...  Dört çocuğunun da tanıdığı o soğuk yüzlü parasız yatılılar...Her yaşı geleni, o gri okullara sırasıyla yollarken, hep aynı yerden "çıt"   diye kırılıveren yüreğin...Pantolonların dizlerine,  kazakların  dirseklerine, çorapların parmak uçlarına bir  yama daha atarken; göz yaşlarını silerek,  dudaklarına yerleştirdiğin ve orada unuttuğun mağrur gülümseme...Tahta döşemeleri ne kadar fırçalarsan fırçala ,evin her yerine sinmiş o boynu büküklük kokusu...  Ve  niceleri...Tüm bu acıklı hikayeler, senin dilinde bir gurur destanına dönüşür de öyle dökülürdü soframıza... Bizler, yoksulluğun teğet geçmesine rağmen, zeytin-ekmeği küçümsemeden büyümüş, yaşamın güzel yürekli çocuklarıydık... Ve ne şanslıydık!Bahçeli bir evden, apartman dairesine taşınmış olmanın verdiği rahatlık ve hüzün her yürekte aynıdır. Belki de içini acıtan bu duruma inat, sardunyaların vardı bahçeyi andıran... Saksı saksı, renk renk, büyük küçük. Saksı yoksa yoğurt kapları, konserve kutuları, yağ tenekeleri... Ama illa ki sardunya... Saatlerce bakardın onlara...  Kim bilir ne görürdün, bizim hala görmeyi beceremediğimiz... Saatlerce seyredebilirdin denizin mavisini, kuşların toplaşmasını, çiçeğin kırmızısını...Belli ki senin "yaşadıklarından öğrendiğin ÇOK şey var"dı... En büyük keyfin, her aybaşı aldığın milli piyango biletiydi...Ve o bilete dair kurulan hayallerin...

 - Ati'ye bir ev, Tekin'e bir araba, Alp'e yazlık, Çiçekler'e toplu para...

- Ya bize babaanne, ya bize?
           
-  Hele bir çıksın da... Ne isterseniz!

Çıkmazdı...Olsun...Bekle aybaşı gelsin...Bir bilet daha.Hep aynı hayaller...

  - Ati'ye bir ev, Tekin'e bir araba, Alp'e yazlık, Çiçekler'e toplu para...
            
Umut, hiç bitmezdi elbet...Unuttuğun tek şeyse, hep kendin olurdu...Sahi, yaşam ne zaman böyle oluyor babaanne?İnsan kendinden ne zaman vazgeçiveriyor, yaşamın hangi kırılma noktasında? Neden geç fark edip, geç pişman oluyoruz? Ve neden pişmanlıkla geri dönmek isteyişimiz, hep yolların kapandığı zamanla kesişiyor? Sen de geri dönmek istedin mi, yaşarken kendini hiç hesaba katmadığını geç fark ederek?Ve yollar, tam da yeni kapanmışken...Çarpık çurpuk çocuk yazılarımızla attığımız bayram tebriklerini - evet, o zamanlar bayram tebrikleri atardık. Kurban bayramıysa hele, boynuzları kıvır kıvır, kurdelelerle süslenmiş, tüylerine kına yakılmış kocaman bir koç kafası olmasına özellikle dikkat ederdik;ona benzeyenlerin kesileceğini düşünmek bile istemeden- hiç karşılıksız bırakmaz, eğitimin eğittiği o güzel yazın ve duru Türkçenle  cevaplar yazardın bizlere...Tabii, çocuk yüreklerimize iyi gelecek kartpostallar seçerek...Torunlarının hepsine ne hoş isimler takardın...En tombişimiz Turta Kız'dı, en narinimiz Kuğu Kız, en ağır kanlının adı, Cafer Dede'ydi, en küçüğümüz Akide Şekeri, en büyüğümüz İlk Göz Ağrısı...Belli etmemeye çalışsan da kalbin ona bir başka atardı...Beni,    şeftali çiçeğine benzetirdin...Canımız yandığında öperdin çabucak geçiversin diye acıyan yaralarımızdan.Yüreğindeki sevgiyi dağıtmakta ne kadar adil ve cömerttin...Biliyor musun, artık öpünce geçmeyecek  kadar derin yaraları var yüreklerimizin...
Aslında daha çok çocuğumuz olabilirdi, dedenizi zamansız kaybetmeseydim derken, çok uzaklarda kalmış kadınlığını hatırlardın büyük ihtimal...Sesinde bir genç kız tınısı, hafifçe gülümseyip önüne bakardın, kızararak...Belli ki, sen o soğuk yataklarla barışmayı öğrenmiştin çoktan...Seni uğurladıktan sonra...Seni uzaklara uğurladıktan sonra...Seni çok  hem de çok  uzaklara uğurladıktan sonra... evini boşaltmak görevi bize düşmüştü. Gidişin kadar acıdı içimiz...İnce belli eteklerin, sen kokan kazakların, ellerinin değdiği örtüler, tabaklar, kitaplar, yastıklar, atlas yüzlü yorganlar...Senle bütünleşmiş, artık "babaanne" olmuş tüm eşyan.Ve mektuplar...Evlatlardan, torunlardan yıllar yılı gelen tüm satırlar...Nasıl özenle, nasıl sevgiyle, nasıl incelikle saklanmış...Zamanın hoyrat eli değmesin, incinmesin, yıpranmasın...Kendi doğumumu otuz yıl sonra, anne ve babamın satırlarından tüm ayrıntıları ve tüm coşkusuyla okuduğumda, giderken bile bizlere içimizi ısıtan incelikler  armağan ettiğini düşünmüştüm...  Anılarını yüreklerimize, eşyanı yoksullara bölüştürürken, en zoru saksı saksı sardunyalara  yer bulabilmekti.Eşe dosta, tanıdıklara derken...Her sardunya kokusunu bırakarak gitti  o evden...Yıllarca çiçek vermedikleri rivayet edildi konu-komşu tarafından...Belli ki onlarda küskündüler... Sen ne çok severdin evini...Hiçbir evladının yanında yaşamayı seçmemiştin, onca ısrara rağmen... Büyük ihtimal, rahatsızlık vermekten çekinmişti incelikli ruhun...Tek başına ama özgür olmayı istemiştin toplumdaki pek çok babaannenin aksine...Yapayalnız verdiğin mücadelenin diyetini, okutup da  büyük insan ettiğin dört çocuğuna da ödetmemeye kararlıydın.Derinlikli bir yaşam öyküsüydü seninki...Derinlikli ve hüzünlü... Kendine ve yalnızlığına ne kadar saygılıydın...Tek kişilik sofrasına kar beyaz örtüler seren, iki çeşit yemeği sadece kendisi için pişiren,  o sofraya salatasız oturmayan kaç kadın kaldı senin gibi? Biz, ekmek arası yapıyoruz artık.Aşkları, dostlukları, ilişkileri...Çabucak hazırlayıp, çabucak tüketiveriyoruz... Kimse seni yataktan çıkmış halinle görmedi hiç...Üstü başı hep derli toplu; saçı başı hep siyah, hep tel tokalı...Felç geçirdiğin ve yıllarca yatağa bağlı kaldığın o dönemlerde, artık boyayamadığın için çıkmayı başarmış beyaz saçlarına hayretle bakakalmıştık; sanki bir mucizeyi izler gibi...  Felç...Önce bir bacağa, bir kola, sonra diğer bacağa, ağzına, yüzüne, boynuna, omzuna...Felç, bütün bedenini yavaş yavaş ele geçiriyordu sanki...Unutmaya başladın zamanı, mekanı, isimleri...Belki de unutmak istedin, kim bilir? Felcin ulaşamadığı tek yer, yüreğindi...Ve zor bela kurtarmayı başardığımız sol elin... Sadece bir el kalmıştı babaannemden geriye... Yıllarca acılara, soğuklara, zorluklara en çok da kimsesizliğe dokunmuş ; yorulmuş, yıpranmış, kurumuş; küçük, zayıf,güçsüz bir el ...Sana ait olan hatırladıklarım ve hatırlayamadık-larımın arasında çocukluğumun tüm sırlarının, coşkularının ve sevgilerinin de saklı olduğunu biliyorum.Bak, hala senin "Mini Mini  Mine" n kalmaya çalışıyorum; her yeri saran kabalıklara, sığlıklara ve sevgisizliklere rağmen... İnceliklerle bezeli yaşamında, beklemediğin tek şey ihanetti mutlaka...İşte bu yüzdendir,  seni çokça özlem, az-biraz mahcubiyetle anmamızın nedeni aslında... Canım babaannem, sevgili dostum, yaşamımdaki doğru insanlardan.... Şimdi , sardunyaların açma zamanı...Sen severdin...Orada mutlu olduğunu ve dedemle yeniden buluştuğunuzu hayal ediyorum nicedir...Hep anlattığın gibi yine el ele, bir avuç öğrenciye ışık olmak için  köy yollarında yürürken, yüreğini ısıtan o mutluluğa yeniden kavuştuğunu düşünmek istiyorum.Ve biliyorum ki, sana anlattığım sırlarım -hani çocukluk aşkım, ilk elini tutuşum, aşktan ilk yanışı canımın- yine senin yüreğinde saklı.. Bir küçük kız çocuğu - şeftali çiçeğine benzeyen- işte böyle yazdı, babaannesini sözcüklerle...Yine de anlatamadığı çok şey kalmış gibi, yüreğinde... Baharda rüzgarın taşıdığı çiçek kokularının içinde , en çok sardunya kokusu varsa sevinirim ben...Çünkü sardunyalar, babaannemi getirir bana...Ve bu sefer, hiç gitmesin isterim uzaklara...

 
Reklam