Dünyamızda yaşayan ve yuva kurmak suretiyle üremeleri öngörülen canlı varlıklar içerisinde ilk sırayı hiç kuşku yok ki, İnsan almaktadır.
Bir erkek ve bir dişiden oluşan çift, kurduğu yuvada yaşamını sürdürmekte ve üremektedir. Bu işlevlerini yerine getirirken öncelikle bulunduğu yörenin ve sonra birlikte yaşadığı toplumun örf ve adetlerine, gelenek ve göreneklerine uymak zorundadır.
Klan döneminden bugüne kadar gelen insanların evlenip yuva kurmaları
zaman süreci içerisinde demokratik düzene gelinceye kadar şekillenmiş
ve en son olarak, evlenen karı ve kocanın her türlü hak ve hukukları
yasalarla korunarak düzene sokulmuştur.
Ancak, her ne hikmetse gelin-kaynana”hame- kınne” çekişmesi ise, bir
türlü bitmek nedir bilmemiş ve zaman içerisinde belki de gid gide daha
da sivrilmiş, veyahut daha da ağırlaşmıştır.
Gelin kaynana çekişmesi kesintisiz olarak zamanımıza kadar bütün haşmeti ve azametiyle süregelmiştir.
Açık söylemek gerekirse, dünya kuruldu kurulalı GELİN-KAYNANA kavgası,
alabildiğine devam etmiş bilinçsiz olarak, dur durak bilmeden bize
kadar ulaşmıştır.
Gelin-kaynana kavgaları, klişeleşmiş anlamsız olaylar yumağı olarak
toplumların her kesiminde ilden ile, kasabadan kasabaya, köyden köye
her ne kadar bazı farklılıklar gösteriyorsa da, bu anlamsız kavgalar üç
aşağı beş yukarı, hep aynı şekilde ve aynı biçimde ve tarz da ve de
ayni gerekçelerle iki tarafın zıtlaşması ile sürdürülmüştür.
Gelin-kaynana zıtlaşmasının temelinde yatan gerçek, her iki tarafın
adalet ölçüsünü, insaf ve merhameti, örf/adet, gelenek ve görenekleri
bir yana iterek, kendi egolarının tutsağı olarak, her konuda haklı
olduklarını kanıtlamak ve üste çıkma isteklerinden kaynaklanmaktadır.
Bütün benliğini kapris ve kıskançlığın güdümüne tutsak eden kaynana
diye nitelendirilen oğlan anası, kaynana konumuna gelmeden önce herkes
tarafından her konuda normal düşünen, gerektiğinde danışılan, öğütleri
dinlenen saygın bir kişi olarak kabul ediliyorken, kaynana olduktan
sonra, geline karşı gösterdiği tavırlar nedeniyle saygınlığına gölge
düşürür, danışılmayan, sözlerine güvenilmeyen, kavgacı, gelin düşmanı
bir canavar gibi nitelendirilerek itibar kaybına uğramaktadır.
Geline göre Kaynana, gelin tarafından mağdur edilmiş, her nevi hak ve
yetkileri elinden alınmış, herkese haklı olduğunu ısrarla kabul
ettirmeye çalışan ruhsal dengesi bozuk, sinirleri felç olmuş, agresif
bir tip olarak tanımlanmaktadır.
Kaynanaya göre gelin ise, bir an olsun boş durmayan, kaynanayı
çatlatacak derecede türlü çeşitli melanet üreterek ortalığı toza dumana
boğmayı pek de güzel beceren, bir sırtlan olarak nitelendirilmektedir.
Kaynana açısından gelin, molla pabucu kadar uzun olan dilini
olabildiğince uzatarak lafınızı ağzınıza tıkamasını bilen uyanık, laf
ebesi, geveze, zevzek birisi olarak gösterilmektedir.
Bu ahval ve şerait altında gelin-kaynana birbirlerini yerken altta
kalan damat bu çekişmenin bedelini çok ağır ödemek durumunda
kalmaktadır.
Damadın ne durumda olduğu ne gelini ve ne de kaynanayı hiç mi hiç
ilgilendirmemektedir. Atalarımız boşuna bu konuya uyan birde ata sözü
üretmişler.
Atalarımız "keskin sirke küpüne zarar verir" demişler ama,
gelin-kaynana kavgalarında meydana gelen her nevi maddî ve manevî
hasarı-zararı esefle belirteyim ki, onların yerine zavallı damat
çekmektedir.
Yani, Kaynana ve gelinin bu olağanüstü tepişmesinin faturası ne yazık
ki, her olayda olduğu gibi bu tür sürtüşmelerden uzak kalan, olası
kavgalarla hiçbir ilgisi ve bilgisi olmayan "alavere dalavere Kürt
Memet nöbete" olayında olduğu gibi “olayla ilgisi bilgisi olmayan yani
“ğır u ğafıl- " durumunda kalan damada çıkarılmaktadır.
Zavallı damat "ye veleed aleyk"!.. Sanki bir ELMA gibi mübarek. Elmanın
tamamı öz annesine veya başka bir deyişle Kaynana hazretlerine ait
iken, dışarıdan gelen yedi yabancı bir kaşık düşmanı el kızı, bunun en
az yarısına sahiplenmek istemektedir. “Di gel alo çatlama” Yok yarısı
yetmez, tamamı olsun diyerek uyanık kaynanaya rağmen, ortalığa pislik
atmaya başlar.
Sormazlar mı adama, "kımmete bıçi-külahın kaça" diye. Yedirirler mi adama?
Gelin tarafından elde edilen bu haksız kazanımdan doğan sahiplenmenin
kaynana tarafından bir türlü sindirilemez oluşu, gelin ile kaynana
arasında meydana gelen kavgalara zemin oluşturmakta ve televizyonda
ibretle seyretmekte olduğumuz Meksika dizileri gibi ömür boyu sürüp
gitmektedir.
Bu bitmeyen kavga illetine yakalanan gelin ve kaynana, birbirlerini
iğnelemek, aşağılamak, rahatsız etmek için zihinlerini zorlayarak,
hiciv edebiyatına birçok dörtlükler kazandırmışlardır. Gelinin,
kaynanaya sataşmak için şiire döktüğü,
EVE SERDİM KİLİMİ
TUT KAYNANA DİLİNİ
AKŞAM OĞLUN GELENDE
KIRAR KAMBUR BELİNİ
dizelerini tespih çeker gibi bazen sesli bazen sessiz bir biçimde
akşama kadar mırıldanarak kaynanasının asabını bozmaya, sinirlendirip
onu yanlış şeyler yapmağa adeta zorladığına tanık olursunuz.
Gelinin sitemini ister istemez duyan veyahut hisseden kaynana da hiç boş durur mu? Karşı taarruza geçerek,
DAM BAŞINDA YATIYOR
YEL YORGANI ATIYOR
ÖTE VAR KURU GELİN
KEMİKLERİN BATIYOR
gibi dizelerle gelini iğnelemeğe çalışır. İş bununla kalsa yine iyi.
Ama her iki taraf da birbirlerini kızdırmak için bir sürü atasözleri ve
vecizelerle olabildiğince “sinir savaşını” yıl, üç yüz altmış beş gün,
bıkmadan usanmadan bu çekişmeyi – atışmayı sürdürürler.
İşin en tehlikeli yanı ise, bu sinir savaşının kronikleşerek ileride “dünür savaşı” na dönüşmesidir.
Geline karşı amansız bir iç savaş açan o çürük dişli, cadı kaynana,
kendisinin de geçmişte gelin olduğunu hiç hesaba katmamadan dur durak
bilmeden boyuna gelin aleyhinde slogan üretmek için zihnini beynini
zorlayarak “Yeni gelininin gözü kör olur” veyahut “Kadın var basbayağı,
kadın var ev dayağı” gibi vecizeler yaratarak gelini kızdırmaya
çalıştığını görürsünüz.
Yalnız dünyadaki tüm kaynanaların tamamı kötü değildir herhalde. İçlerinde iyi olanları da vardır, iyi yörede yetişeni de.
Örneğin, Dünya küresi üzerinde gelmiş geçmiş ve gelecek kaynanaların en
yumuşağının ve en uyumlusunun MARDİN’ de yetiştiğini gönül rahatlığı
ile size söyleyebilirim.
Gelin-kaynana ikilisinin gözle görülen uyumlarının nereden
kaynaklandığını kesin olarak bilmiyorum ama, kanımca bu özellik,
Mardin’in, tarihi İpek yolunun üzerinde oluşunun kazandırdığı
yenilikler ile asırlarca kuşatmalarla, talanlarla, istilalarla,
savaşlarla uğraşmasından dolayı gelin-kaynananın çekişmek için zaman
bulamaması sonucu yumuşak bir imaj vermek zorunda kalmalarının bir
sonucu olsa gerek diye düşünüyorum.
Ama ne olursa olsun, "If-ne mın iş şuni buni-bırakın onu bunu", gerçek
şu ki; Mardinli kaynanalar gerçekten gelinle en iyi anlaşan cinsten
saygıdeğer annelerdir.
Kaynanası ile birlikte oturan ve ayni evi paylaşan bir gelinin yüzde
yüz mutluluğundan söz etmek mümkün değildir. Ama, Mardinli gelin her
türlü eziyete, cefaya rağmen gelinler içerisinde kaynanaya yüksek bir
tahammül göstererek birlikte yaşamayı başarmıştır.
Dünyada kaynanası olan bir gelinin mutluluğundan söz etmek olası
değildir. Kaynana, geline yakın olsa da uzak olsa da bu hal değişmez.
Dünyada bir tek gelinin mutluluğundan söz edilir. Kim diye merak
ediyorsunuz değil mi?.. Söyleyeyim. 0 bir numaralı gelin HAVVA ANAMIZ’
dır. Zira Hazreti Ademin annesi yoktu.
Her ne kadar kaynanalar bilerek veya bilmeyerek, haklı veya haksız
olarak taşlanıyorlarsa da, Mardin’de kaynanaya düşman kesimi tarafından
fazlaca saldırı olmamakta ve arzu edilenden fazla saygı duyulmakta
olduğunu belirtmek isterim.
İşin anlaşılması zor yanı ise, Mardin'de kaynanaya HAME denmesidir.
Çünkü, Hame kelimesinin bir iyi bir de kötü anlamı vardır. İyi olanı
himayeden türeyen ve koruyucu anlamına gelen Hame'dir. Kötü anlamı ise,
kuyu diplerinde toplanan çamur- balçık Hame adını alır.
Kaynana işleri sessiz sedasız, gürültüsüz, patırtısız götürüyorsa
gelinin koruyucusu olarak himaye eden anlamına gelen HAME adıyla
anılmakta, bunun tersini yapan kaynanaya da "çamur" sıfatı uygun
görülerek ona göre itibar görmektedir. Kayınbaba da himaye eden baba
anlamında, HAMÜ diye adlandırılmaktadır.
İster Hame, isterse Hamü o1sun, her ikisi de himayeden türemiş iki kelimedir. Anlayacağınız, himaye eden, koruyan demek oluyor.
Bu koruyucular kimi koruyorlar acaba, diye soracak olursanız, tabii ki
GELİN hanımı koruyorlar cevabını alırsınız. Herhalde, Cımmo’nın karısı
Sılto’yu korumuyorlar değil mi efendim,.
Yeri gelmişken birde ”kuma”dan yani, Zırra’dan bahsedeyim. Hamu ve Hame
nasıl koruma ile ilgili ise Zırra’da zarar verme işi ile ilgilidir.
Bunun böyle olduğunu pek düşünen olmaz. Ama doğrusu budur. Mardinli ne
de güzel. bulmuş Kuma’nın karşılığını. Zırra”zarar veren” olarak
adlandırmış.
İşte Mardinlinin inceliği burada yatıyor. Öyle ya. Kuma gerçekten, ilk
eş olan bayana her bakımdan zarar veriyor. Kuma aslında anlamsız bir
kelimedir ve nereden türediği de belli değildir.
Ama ZIRRA dedin mi, cük oturuyor. Allah cümle hanımlarımızı zırra’ lardan korusun.
Efendim, bu yazı dizimizde size Mardin’de KIZ İSTEME-NİŞAN veya
(ŞERBET) Nikâh ve DÜĞÜN merasimlerinin nasıl yapıldığını, kimlere ne
gibi görevler düştüğünü, ailelerin bu konudaki davranışları ile neden
böylesine şartlı, şurtlu, adaplı, erkanlı merasimlere yöneldiklerini
bir bir anlatacağım.
Bu yazı dizisinden sıkılacağınızı tahmin etmiyorum. Zira, Mardin’deki
kız isteme, nişan, düğün gibi merasimlerin nasıl yapıldıklarını
hepinizin merak ettiğini hisseder gibiyim.
Dünyanın dört bir yanında “yuva kurmak” belli başlı birkaç kurala
bağlıdır. Toplumun kültür düzeyi, çağdaş, gelişmiş veya az gelişmiş
olsa bile, bu prensipler, bu merasimler üç aşağı beş yukarı hep aynidir
ve biri diğerine az çok benzemektedir.
Özellikle Türkiye’mizde, ev kurma işlevi, her yörenin, Örf-Adet, Anane,
Gelenek ve Göreneklerine göre şekillenir. Mardin’de bu işlev, tüm
yörelerimizin gelenek ve göreneklerinin birer hülâsasıdır diyebilirim.
Mardin’li bu Gelenek ve Görenekleri bir güzel analiz etmiş, kendisine
yarayan ve mantıklı olanı almış, gerisine pek itibar etmemiştir.
Bazı yörelerimizde “ev kurma” konusunda hâlâ uygulanan, yürürlükte olan
öylesine mantıksız gelenek ve görenekler var ki şaşar kalırsınız.
21 asıra adım attığımız şu günlerde, fezada uydular cirit atarken,
bilgisayarla her türlü hizmetin görüldüğü bir devirde böylesine garip
ve insanın kabul edemeyeceği tarzda mantıksız göreneklerin kabul
görmesi insana hüzün ve üzüntü veriyor.
Dilerseniz bu garipsediğimiz törelerden bir kaçını sırf spor olsun diye birlikte görelim.
Maksadımız bu mantık dışı olan töreleri uygulayan yörelerimizi
aşağılamak veyahut onların onurları ile oynamak değildir. Sadece 21.
asırda ülkemizde hâlâ böylesi ilkel törelerin bulunabileceğini
belirtmek içindir.
Yörelerimizin birinde gelinlik kızları olan aileler, evlerinin damının
sokaktan gözükecek bir yerine, boş bir şişeyi kıç üstü oturturlar. Bu
boş şişe, o evde evliliğe hazır bir gelin adayının mevcut olduğunu ve
isteyenin bu kızı istemeğe gelebileceğini belirtmek içinmiş.
Şayet bu boş şişe dama tepesi üstü oturtulmuşsa, o evde dul ve evlenmek arzusunda olan bir bayanın var olduğunu belirtirmiş.
Daha başka bir beldemizde de, arzu ettiği kızı uygun bulmayıp istemeğe
gitmeyen ana ve babasına isyan ettiğini belirtmek isteyen delikanlının,
anasının ayakkabısını kapının eşiğine çivilediğini, veya sofraya gelen
pilâvın ortasına kaşık diktiğini görürüz.
Bu tarz hareketler, bir Mardinli için hiç bir anlam ifade etmemektedir.
0 en doğru ve mantıklı yolu seçmiş ve o yolda devam etmektedir.
Önce size Mardinlilerin evlilik konusundaki fikir ve düşünce tarzlarından bahsedeyim.
Genel olarak, bir Mardinli, ileride boşanırım veya boşanabilirim düşüncesiy1e asla evlilik girişiminde bulunmaz.
Mardinli kadın olsun erkek olsun, evliliği kutsal, iyisiyle, kötüsüyle,
tatlısıyla, acısıyla, sevinciyle, kederiyle, taaa mezara kadar, eşlerin
birlikteliklerinin sürebileceği bir kurum olarak görür.
Bu düşünce ile yola çıkan Mardinli, bu işi tek başına asla yapmaz.
Mutlaka yanına iki garantör aile olarak kendi ailesi ile gelinin
ailesini birlikte sürükler.
Şimdi Mardinlilerin evlilik konusunu nasıl bir dantel iş1er gibi, bir
inci dizer gibi, her taşı yerine oturtmak suretiyle sağlam bir temele
dayandırarak nasıl yuva kurduklarını görelim.
Tabii birlikte yapılan bu tarz hareketten, sonuçta evlenen çift te, onları evlendiren iki aile de kazançlı çıkmaktadır.
Çünkü eşler arasında çıkabilecek en ufak bir zırıltıda, GARANTOR
DEVLETLER (kızın ailesi ile oğlanın ailesi) hemen işe el atarlar,
haklı, haksız tespit edilir, kulak çekilecekse çekilir, azarlanacak
birisi varsa azarlanır, her iki tarafa AYN HAMRA Ü vinç MAFI- ihtar,
tekdir gibi sözlü cezalar verilerek sonuçta evlilik kurumunun eskisi
gibi sürdürülmesi sağlanır.
Bu kadar sağlam bir temele dayandırılan bir yuvanın yıkılmasının ne kadar zor olduğunu belirtmeme gerek yoktur sanırım?
Namusla ilgili ekstradan fevkalade, aşırı kumar, alkole uyuşturucuya
bağımlılık, yüz kızartıcı fiil, gibi zorlayıcı sebepler olmadıktan
sonra, hiç bir Mardinli eşinden boşanmak suretiyle yuvasını dağıtmaz.
Hiç dikkatinizi çekti mi?. Boşanmış bir Mardinli tanıyor musunuz? Hele
bir hafızanızı zorlayınız? Belki bir veya iki aile sayabileceksiniz,
veyahut ta hiçbir aile.
İşte bunun nedeni, en başta Mardinlinin evlilik konusuna verdiği
önemden ve hassasiyetten dolayıdır. Ayni zamanda mantıksal törelerine
olan bağlılığından ileri gelmektedir.
Şayet günün birinde boşanmış bir Mardinliye rastlarsanız, neden
boşandığını hiç kimseye sakın sormayın. Neden boşandığını size
anlatayım.
Boşayan veyahut boşanan kişi kesinlikle, “KENDİN PİŞİR KENDİN YE” usulü bir evlilik yapmıştır.
Yani sokakta bulmuş, anne ve babasının bilgisi dışında anlaşmış, karşı
taraf ta, aynı minval üzere hareket etmiş ve bir kalemde GARANTOR
AİLELERİ ortadan kaldırarak topal bir evlilik yapmıştır.
Eşler arasındaki kavgalarda araya girecek, olaya el koyacak, yangını
söndürecek kimse yoksa, anlaşamayan çiftler “Kendin pişir kendin ye”
usulüyle evlendiklerinden bu evliliğe son verirken "kendim ettim kendim
buldum" türküsü söyleyerek yuvalarını dağıtırlar.
Bu tür olaylar klinik olaylardır. Çok ender rastlanır. Şahsen ben
eşinden boşanmış bir Mardinliye hiç rastlamadım, boşananı duymadım ve
bilmiyorum.
Ayrıca Mardinliler arasında boşanmaların olmayışı, gerek Mardinli
hanımların ve gerekse erkeklerin evlilik konusunda çok iyi
yetiştirilmiş olmalarından da kaynaklanmaktadır.
Mardinli kadın, dörtdörtlük bir ev hanımı, tek kelime ile bir
hanımefendidir. Mardinli ev hanımı, evinin, mutlak hakimidir. Ayni
zamanda yuvasının hem Genel Müdürü hem de odacısıdır.
Eşi, çocukları ve ailesi o’nun için birer tutkudur. Mardinli kadın,
zekidir, akıllıdır, fedakârdır, toleranslıdır, hamarattır, el becerisi
çoktur, yuvasının esiri ve koruyucu meleğidir.
Bu olağanüstü yetenekleri ile kocasını öylesine bir bağlar ki, japon yapıştırıcıdan daha kuvvetli, kopması mümkün değildir.
Mardinli kadın, cesur, yaratıcı ve yapıcı bir zekaya sahiptir. İster
tahsilli olsun, isterse olmasın, hiç okuma yazması olmasın bu
özellikler hiç değişmez ve her Mardinli kadında mevcuttur.
Eğer Mardinliler arasında boşanmalar ve ayrılmalar olmuyorsa bunun tek
etkeni Mardinli kadının olgunluğudur. Kadın, bu olgunluğu sonucu
erkeğini evine bağlar. Her yükselen bir Mardinlinin arkasında mutlaka
karısı vardır.
Mardin kadını mükemmeldir de, Mardin erkeği mükemmel değil midir yani?
Olur mu öyle şey. Mardinli erkek te eşinden aşağı kalmayan özellikler
taşıyan harikalar yaratan bir aile babasıdır.
Mardinli erkeklerin büyük bir bölümünün her haliyle mükemmel olduğunu,
arada bir canavarlaşmış erkeklerimizin de tek tük var olduğunu da
üzülerek belirtmeliyiz.
Mükemmel olan erkeğe bir diyeceğimiz yoktur ama, canavar olan erkek ,
eşinin bu yüceliği karşısında evde, haza kedi gibi, kedi de ne demek,
pisi pisidir mübarek. İcabında kazaen bir halt karıştırsa, bu Canavar
erkek, yaptığı rezilliği eşi duymasın diye kim bilir neleri feda etmez
ki.
Tabii bu zatlar Mardin erkeklerinin toplam sayısı içerisinde devede tüy
bile olamazlar. Zaten nesli tükenen cinsten şeyler. Belli bir yaştan
sonra iğne yemiş balon gibi, fisss diye söner giderler ve O akıllı,
zeki kadının eline düşerler. Tıpkı kapana kısılan fare gibi. Tabii bu
tür kişiler hem çok azınlıkta ve hem de ender rastlanan cinsten dengesi
bozuk kişilerdir.
Mardinli kadın erkeğinin her açıdan performansını diri tutmak için
genellikle keyfe keder eyleme girer ve afaki olarak da, kocasından
şikayetçi olur.
Bu şikayet bir nevi nazlanma,"ben buradayım arkadaş" der gibi bir duygu
ile veyahut dağınık olduğunu zannettiği dikkatini bir noktaya odaklamak
için şikayet ediyor sanki. Bu tür şikayet İnsana pek ciddi bir görünüm
vermiyor hani.
Şikayetçi bayana, şikayet ettiği konuları sorduğunuzda da, ondan aklı
başında mantıklı bir cevap alamazsınız. Zira o da, sırf spor olsun diye
öylesine şikayet ettiğinden neden şikayetçi olduğunu kesin olarak pek
bilmez.
Bana kalırsa, Mardinli kadın bu şikayetin altında da nitelik ve nicelik
bakımından cinlik bir düşüncenin yattığını kocası üzerinde en yüksek
dozdaki otoritesini tesis etmek veya azalan otoriteyi daha da sağlama
almak için baş vurduğu bir yol olsa gerek gibi geliyor bana, ne der
siniz, yanılıyor muyum?
Bu konuda birkaç sondaj ve araştırma yaptım, bu sebeple bu kanıya
vardım. Bunu da bir bilgi olsun diye Mardinli erkeklere iletiyorum.
Ey Mardinli erkekler... Şayet eşiniz sizden şikayetçi olursa,
aldırmayın, bu şikayeti size olan bağlılığının bir göstergesi olarak
görünüz ve şikayetlere kulak asmayınız. Ama sakın ha, şımarmayın.
Mardinli erkeği yücelten karısıdır demiştim. Evet gerçektende bu böyledir. Mardinli kadının onuru her şeyin üstündedir.
Evliliğinin yürüyemeyeceğini anladığı anda, en uygar yoldan yaşam savaşını tek başına göğüslemek üzere yola koyulur.
Mardinli kadın iş bilir, maharetli ve el becerileri çoktur. Aç kalmaz.
Onda istikbal korkusu ve endişesi yoktur. En kötü şartlarda dahi,
hizmetçilik yapar, meşru yollardan nafakasını temin eder, hiç kimseye
el avuç açmaz, ne vicdanına ve ne de namusuna leke getirmez.
Hiç kötü şöhret yapmış bir Mardinli kadın duydunuz mu? Duyamazsınız,
göremezsiniz, çünkü, Mardinli kadın aciz değildir. Onurludur, tufeyli,
asalak ve ianeci bir tıynette değildir. Ondaki bu özellikler varken ve
gelecek korkusu yokken neden yanlış yolu seçsin ki..
İşte, Mardinli kadının bu denli büyüklüğü Mardinli erkeğin düzenli,
evcil ve aranan bir erkek tipi olmasını gün ışığına çıkarmıştır.
Onun için Mardinli bir erkekle evlenen kadın nasıl mutlu oluyorsa,
Mardinli bir kadınla evlenen erkek te, ayni şekilde mutlu bir yaşam
sürer.
Kimileri Mardinli erkekleri KILIBIK’lıkla itham ederler. Bu bir bakıma
doğrudur. Eşine sadık ve eşinin sözünden çıkmayan bir efendi,
tartışmasız bu özelliğe sahip olur. Ama gel gör ki kazın ayağı böyle
değil.
Kadın Mardinli olursa ister istemez erkek su katılmamış kılıbık olmak zorundadır.
Zira, karısı şefkatiyle, sevgisiyle, özverisiyle, aşkıyla, meşkiyle,
aklıyla, zekasıyla onu öyle sıkı sıkıya bağlamış ki, öylesine bir
sarhoş etmiş ki, mübarek gözünün önünü göremeyecek kadar deli divaneye
dönmüş bir efendi olmuş çıkmıştır. Fena mı yani. Beyaz teslim bayrağı
bayrağını vermiş eline salla ha salla.
Sonra eskiden kılıbıklar eşlerinden dayak falan yerlermiş, ne ayıp şey
değil mi? 21. asırda artık, insan hakları var, Helsinki senedi var,
Paris antlaşması var, demokrasi var, özgürlük var, bu nedenle ne dayak
var nede kötek. Dayak; okullarda, Polis Karakollarında, asker ocağında
bile kullanılmıyor artık.
Esasında Mardinli erkek te, sorumluluk bilinci tam, şefkatli, çalışkan,
iş bilir, evcil, gözü dışarıda olmayan, hayatının her saniyesini eşi ve
çocukları ile yudum yudum içmeğe gayret sarf eden mükemmel bir baba, iş
olduğunda zaman mefhumu tanımayan ve aralıksız 24 saat çalışabilecek
performansta olan, emeklilik kavramını tanımayan, iki ayağının üzerinde
durabildiği müddetçe çalışmasını sürdürebilen acayip bir aile reisidir.
Hülâsa Mardinli erkek, çok iyi bir eştir.
Mardinli erkek lider yaradılışlıdır. Yani anadan doğma şeftir. Pek
kimsenin emri altında çalışmaktan hoşlanmaz. Ne yapar eder, kendi
tezgâhının mutlak sahibi olmak için çırpınır ve tezgâhının sahibi olur.
Hiç dikkat ettiniz mi? Süfli işte çalışan bir Mardinli gördünüz mü?
Veyahut bir başka deyişle, basit işler yapan bir Mardinli tanıyor
musunuz? Belki bir iki kişi vardır. Ancak, onların da mutlaka bir
illetleri, bir sorunları vardır.
Mardinli erkek, her türlü harcamalarına özen gösteren tutumlu, har
vurup harman savurmayan, hesabını kitabını bilen bir kafa yapısına
sahiptir.
Yaşamayı ve yaşatmayı sever. Teknolojinin bütün nimetlerinden azami
derecede yararlanma yollarını arar ve istediğini elde etmek için
gecesini gündüzüne katarak çalışır.
Kültürlü ve ileri görüşlüdür. Yobaz değildir. Uygar toplumların en
uygar olanına dahi, taş çıkartacak kadar uyum sağlamakta zorlanmaz.
Mardinli erkek politikayı pek sevmez. Ama bilinçlidir. Genel seçimlerde
kime oyunu vereceğinin bilincindedir ve en doğrusunu yapar.
Örneğin; 1950 seçimlerinde gayet açık bir biçimde, iki sağcı, iki
solcu, bir bağımsız milletvekiline oy vermekle siyaset alemindeki
normal düşüncelerini göstermişti.
Mardinli, hayat arkadaşını hiç kimsenin baskısı olmadan kendi özgür
iradesi doğrultusunda seçer. Bu seçiminin sonucunu en yakın aile
bireyine aktarır.
Böylece bu konunun tartışması yapılır. Olumlu sonuç alındığında, zaman
yitirilmeden derhal istenmek üzere kız evine baş vurulur.
Bu tarz, dışardan görü1düğü üzere sanki bir görücü usulü gibi
görünüyorsa da, asla öyle değildir. Çünkü, bizlerde kadın erkek
arasında kaç göç olmadığı için, kız ve erkek birbirlerini daha önceden
birçok kez görmüş, tanımış, birlikte sohbet etmiş veyahut herhangi bir
toplulukta bir araya gelmişlerdir.
Her ikisinin özgür iradesi doğrultusunda töre işlemeğe başlar. Törenin
gidişatını aileler yürütür ve onların himayesinde her şey titizlikle en
ince ayrıntısına kadar yapılır.
Şimdi de izninizle bu merasimleri sırasıyla görelim. Önce;
KIZ ARAMA, adayının tespiti ve KIZ İSTEME nasıl yapılır, onu görelim:
Ailesi tarafından evlilik çağına eriştiği karar altına alınan kız veya
erkek için vakit geçirmeden bir eş aranmağa başlanır. Evlenmesi istenen
gelin ve damat adayına ailesi tarafından bu konu ile ilgili olarak
hafif yollu bir yoklama yapılır.
Çünkü, evlenme yaşı geldiği halde evlenmek istemeyen kız veya erkek,
kendi hallerine bırakılırsa evlilik yaşını aşarak evde kalma
tehlikesiyle karşı karşıya kalabilecekleri düşünülmektedir.
İleride evde kalmış kız kurusu olmak veyahut tohuma kaçmış bir erkek
olarak kalmak pek de hoş bir durum olmasa gerek. Bu hem doğanın
yasalarına aykırı ve hem de anne ve babaya ekstradan bir yük teşkil
eder.
Bu nedenle evlenme çağına erişmiş kız ve erkekler aileleri tarafından evliliğe doğru adeta iteklenirler.
Bizde minimum evlenme yaşı, kızlar için 18, erkekler için askerlik
görevini yapmış, işini kurmuş, evlilik bilincine erişmiş olma koşuluna
bağlıdır.
Mardin’de bir erkeğin evliliğe hazır olduğunu belirtmek için, (CEBÜ İ
HIŞ, IBBÜ İ HIŞ) yani cebi dolu, koynu hazır deyimi de kullanılır.
Bizde genellikle erkek için kız aranır. Bazen de kız için erkek
arandığı ve aileye iç güveyi olarak istendiği görülmüştür. Ancak, kız
isteme olayı ne tür olursa olsun, töre kız isteme şekline
dönüştürülerek sonuçlandırılır.
Evlenecek erkekler için kızlar evlerde adeta nöbet tutmaktadırlar. Gelin adayı kız ya ev kızıdır veya bir işte çalışıyordur.
Her ne durumda olursa olsun, anne ve baba, kısacası ailesi, kızın da
onayını almak suretiyle evlenme konusundaki tüm yetkilerini kızları
adına kullanır.
Bu yetki gelin adayı olan kızdan veyahut damat adayı olan erkekten
kullanılmak üzere cebren zorla, karakuşi bir hükümle, alınmış bir yetki
değildir.
Bu yetki tamamen evlenecek çiftin kuracakları yuvanın sağlam temellere
oturtulması ile töre gereği bu işlerin eksiksiz ve hatasız yapılmasını
sağlamak içindir.
Evlenecek adayların kültür düzeyi ne olursa olsun, bu töre ayni şekilde
işler. Yürürlükteki törenin mantıklı, çağdaş ve sağlam bir akitle
mücehhez olduğunu unutmamak gerekir.
Bir kere evlenecek çiftler için, kızın ailesi ile oğlanın ailesi olarak iki garantör aile mevcut.
Bu iki garantör aile, eş1er arasında hafif olsun şiddet1i olsun,
ileride doğabilecek herhangi bir ihtilaf, geçimsizlik, ve buna benzer
olayları yok etmek için ara buluculuğa ve yangın söndürmeğe peşinen
soyunmuş kişilerdir.
Bu iki garantör aile ayni zamanda, ara-bulucu, yapıcı, yargılayıcı,
karar verici ve yuvanın sağlamlığına zarar verecek olan karabulutları
dağıtmak üzere her türlü tedbiri almakta yetkilidirler. Bu iki aile
büyük bir gayret, dikkat ve özen göstererek yuvanın sağlıklı bir
biçimde sürdürülmesini sağlar.
Genel olarak, kız bakma işi, damat adayının işaret edeceği istikamette
hareket eder. Kız bakmağa, anne, abla, hala, teyze, çok yakın bir aile
dostlarının etkili ve yetkili bir hanımı, bu işle görevlendirilir.
Birkaç hanım bir araya gelerek, ellerinde göze batmayacak derecede ve
mütevazı bir hediye alarak, damat adayının işaret ettiği kız evine bir
öğleden sonra oturmaya giderler.
Kızın anne veya ablasına, varsa teyzesine, kızın sözlü olup olmadığı,
bir bağlantısının bulunulup bulunmadığı laf arasında, desise ile
hafifçe çıtlatılır.
Alınan cevap şayet olumlu ise, oğlan tarafı cesaretlenerek ağızlarının
fermuarını biraz daha açma fırsatı elde ettiklerinden gelin adayı
hakkında daha fazla bilgi almaya gayret gösterirler.
Sonuçta, Oğlan tarafı, kız tarafının olaya sıcak baktığını kesin olarak hissederse, geliş nedenlerini o anda açığa vururlar.
Ancak, hanımlar, yetkili olmadıklarını ve durumu kızın babasına veya
aile büyüğü erkek kimse, ona aktaracaklarını ve alınacak cevaba göre
kendilerine haber verileceğini belirtirler.
Bu ziyaret esnasındaki her türlü ikram, özellikle gelin adayı kız
tarafından yapılmaktadır. Şayet damat adayı bir başka gelin adayını
işaret etmişse oğlan tarafı ikinci kapıyı da çalarlar. Yine ayni
prosedür işler. Sonuçta kız evinden gelecek cevaba intizar edilir.
Oğlan tarafına yeşil ışık yakan Kız tarafında bir heyecan başlamıştır
artık. 0 akşam eve gelen erkeklerine yemek dahi yenmeden, aktardıkları
ilk havadis bu oluyor.
-Ahmet, gördün mü? Senin kız gidiyor Vallahi. Hüsnü Amcalar senin
Fatma’ya bakmağa geldiler. Bizden haber bekliyorlar. Ne dersin?.
Ahmet, büyük bir hışımla, sanki kızı kaçıracaklarmış gibi.
-Nereden çıktı bu Fatma yı istemek!.. Yok öyle şey. Benim kız ufak.
Sonra, Hüsnüleri bilirim. Cimri ailenin teki onlar. Kızımı aç korlar.
Vermem. Sen de sus ve bir daha bu konuyu ağzına alma, diyen baba, eşine
diklenir.
Hani demiştim ya, Mardinli kadın akıllıdır diye. Yalnız akıllı olsa
yanmam. Üstelik zekidir de. Akıl ile zekâ bir araya geldi mi, bu fende
Ahmet ne yapsın.
Neyse Ahmet karnını IKBEBET(içli köfte) ile bir güzel doyurmuştur.
Ayranını içmiş ve kallavi bir fincanda kahvesi önüne gelmiş, sigarsı da
elinde. Yan gel yat Osman misali. Karnı doydu ya.. Artık şimdi sıra
hanımda. Bakın nasıl ikna edecek Ahmet’i;
Kız bulaşıkta. Annesi babasının yanında. Beyin yıkamağa hazırlanır.
-Ahmet! Biliyor musun, Fatma kaç yaşında?
Ahmet:
-18 ine yeni bastı ne olacak yani...
Karısı:
-Öyle deme, öyle deme Bey, Allah korusun, gelen kısmet iyi, Vallahi
iyi, bunu teperse Allah’ın gücüne gider, sonra kız da istiyor...
Babası, şöyle bir düşünür, kahveden bir fırt, sigaradan bir nefes,
tekrar kahveden sesli bir fırt sigaradan çok derin bir nefes çektikten
sonra patlar.
Yahu sen zaten kararını vermişsin, bana neden bu kararı onaylatıyorsun
ki. Sen akıllı bir kadınsın, oğlanın annesini sülâlesini benden iyi
tanırsın, hoş kızımın kötü bir yere gitmesini zaten istemezsin, sen
uygun buluyorsan tamamdır, diyerek öylece bir iki naz niyazdan sonra
babaya tasdik mührü bastırılır.
Şimdi artık ertesi gün olayı oğlan evine uçurup ve “Fatma’yı istemeğe gelebilirsiniz” haberini ulaştırmaya kalıyor.
Bu habercilik hizmet sektörü her yörede olduğu gibi Mardîn’de de bu
konularda deneyimli becerikli, lafazan, (Im’ak’kale-im’lev’bede) ağzı
kalabalık, Osmanlı ağzı tarzında, isim tamlamalarını iyi kullanan en
çarpıcı, en can alıcı lâfları bulup anında söyleyen, birkaç hatun
vardır.
Kız tarafına yakın olan biri çağırılarak oğlan evine haber salınır ve
öylece oğlan evinin kız evine gelecekleri gün gündeme gelir, takvim
tespit edilir.
Bu lafazan kadın haber götürüp getirirken iki taraftan iltifat, iki
taraftan ikram ve bahşiş gibi bir sürü menfaatler de sağlar. Zaten
aileler bu hatuna seve seve verirler.
Oğlanın ailesi bu haberi alır almaz, aile meclisini alelacele
toplayarak durumu başından itibaren masaya yatırır. Bu konuda bütün
aile bireyleri bir bütün halinde fikir birliği içerisinde olaylara
bakarak, düğünün her açıdan eksiksiz ve hatasız yapılması için gereken
özeni göstermek üzere durum belirler.
Tabii ki, fikir birliği içerisinde olan oğlan ailesi, damadın da
onayını almak suretiyle istemeye gidilecek günü tespit edip kız evine
haber gönderirler.
Gelecek haber onaylanırsa, iki aile de o günün aile şeref1erine uygun
eksiksiz ve kusursuz olması için her türlü tertibatı almak üzere büyük
bir gayret sarf ederler.
Farz edelim ki; kız isteme günü geldi çattı. Kız evinde neler olup, bittiğini bir görelim bakalım.
Kız evinin durumu: Mevsime göre sıcak havalarda meyve veya hava soğuksa
her türlü kuru yemişle tepeleme dolu genişçe bir sini, misafirlerin
kabul edildiği salonun uygun bir yerine ve her misafirin rahatlıkla
uzanabileceği bir yere yerleştirilir.
Damadın ailesini ilk defa kabul eden Kız tarafı, yaptığı bu ikramın,
oğlan tarafının gelecekte kız tarafına yapacağı ikramdan daha mükemmel
olmasına özen gösterir.
Dünürler arasında başlayan bu ilk yarış, bir nevi hava atma veyahut
oğlan tarafına bir göz dağı vermek gibi bir duyguyu çağrıştığını
hissedersiniz.
Diğer yandan, misafirin kabul edileceği yerin temizliği, çay kahve
fincanlarının en iyisinin dikkatle seçilerek ayrı yerlerde tutulması,
kaşık, çatal gibi malzemelerin kaliteli olmasına azami dikkat edilir.
Meşrubat ayrı yerde, koruma altında. Kahve taze çekilmiş, içine bir
miktar kaküle konmuş, rayihasından geçilmiyor. Seylan malı halis
çayları aranıp buldurulmuş.
Sabırsızlanan kız tarafında, geciken misafirlerin ne zaman gelecekleri heyecanı yaşanıyor.
Oğlan tarafına ikramın büyük bir bölümünü yapacak olan Gelin adayı iki
dirhem bir çekirdek, süslenmiş püslenmiş, heyecandan kalbi duracak gibi
ayakta zor duruyor.
Mardin’de kaçgöç olmadığı için bu tür toplantılar bizde kadınlı erkekli
oluyor. Başka yörelerdeki gibi, haremlik selamlık şeklinde değildir.
Genellikle eşler karı koca yan yana, gençler ise yine karışık nizam
oturur ve büyükleri kulakları ile gözleri ile dikkatle izlerler. Bu tür
toplantılarda gençler genellikle hiç konuşmazlar. Ancak sorulara cevap
verirler. Söz büyüklerindir.
Bir de Oğlan evinin durumunu bir görelim, bakalım bu diyarda neler oluyor.
Burada da göze çarpan en önemli şey hummalı bir faaliyetin varoluşudur.
Damat adayı süslenmiş, kokular sürünmüş, en yeni giysilerini sırtına
geçirmiş, Nusaybin serçeleri gibi boynu bükük olarak anne ve babasının
yanında “imdat, kurtarın beni” diye feryat eden bir tavırla “ya sabur”
çekmektedir.
Anne, baba, görümceler, dayı, teyze veya halalar varsa onlarda kendi
imkânlarına ve zevklerine göre giyinmiş, altın ziynet eşyalarının
tamamını takmış takıştırmış olarak, kız tarafına caka satmak ve birazda
hava atmak üzere hazırlanmışlar.
Akşam yemekten sonra ki bu saat, bizde akşam ezanından sonraki vakit olarak bilinir. Oğlan tarafı kız evine doğru hareket eder.
Şimdide tekrar kızın evindeyiz. Oğlan tarafı gelmiş, selamlar sabahlar edilmiş, hal hatır sorulmuş, ve ikramlar başlamıştır.
İlk önce bir kahve ikram edilir. Arkasından çay faslı başlar. Pasta
veya börek türünden çeşitli nesnelerle ortalık dolar boşalır.
Bir müddet sigara içimine devam edilir. Hemen ara vermeden, meyve veya
kuru yemiş ortaya getirilir. Onlarda yenir tekrar çay arzu edene servis
yapılır.
Tabii ki kız tarafı artık eğilip kalkmaktan ikram nedeniyle gidip
gelmekten yorgunluk emareleri göstermek üzere iken oğlan tarafının en
etkili ve yetkili kişisi bir dakika izin isteyerek maruzatı olduğunu
beyan eder.
Ortalık birden sessizleşir. Sinek uçsa kanatlarının sesi duyulacak
sanki. Herkeste bir nefes almama durumu mevcut, neredeyse vatandaşlar
akciğer travması geçirecek gibi.
Herkesin gözü kulağı bu zatın ağzından çıkacak kelimelerde...
Oğlan tarafının bu etkili ve yetkili zatı söze şöyle başlar.
“Efendim sebebi ziyaretimiz, hayırlı bir iş içindir. Bizler aile olarak
sizleri tanıyor ve sizinle bir arada bulunmaktan büyük bir onur
duyuyoruz. Hele hele birde işin içine akrabalık gibi bir kavram
girerse, ki bu bizim aile için büyük bir gurur ve onur vesilesi
olacaktır. Bu sebeple:
Bismillahirrahmanirrahim, Allah’ın emri ve Peygamber Efendimizin kavli
ile kızınız....oğlumuz ....ya istiyoruz. Çocuklarımız birbirlerini
görmüş beğenmiş, bizlerde onların bu arzusu üzerine size bu teklifi
getirdik, kabul etmeniz halinde bizleri çok memnun ve mesut
edeceksiniz”, der ve susar..
Kız tarafının etkili ve yetkili zatı da, bu konuşmaya cevaben,
“Efendim, iyi, güzel, hoş söylersiniz, Allah yazmışsa olur. İnşallah”
der, ve o da sesini keser. Ortalık yine sessiz, nefesler tutulmuş ve
oğlan tarafının konuşması beklenir. Oğlan tarafının vekili, bu kez de,
“Efendiler, bu işi savsaklamanın, uzatmanın alemi yok bence. Biz sizin
aile ile şereflendik, kızınızı öz kızımız gibi sevdik, he deyin de bu
işi burada bağlayalım, ne dersiniz”, der...
Kız tarafından kısa bir sessizlikten sonra, vekil kişi,
Kızın ailesini şöyle bir gözleri ile tarar, hazırda bulunan gelin adayı
kıza bakar, süzer, bir pozlar, bir pozlar, bir hava bir hava hiç
sormayın, sonuçta bir iç geçirdikten sonra,
“Yine bizi alt ettiniz, verdik kızı gitti, hayrını görün, Allah mesut etsin”, der demez, ortalık bir fırtınaya döner..
Kız ve erkek tarafından gelenler ikili üçlü birbirlerinin boyunlarına
sarılmalar, birbirlerini kutlamalar, öpüşmeler, teşekkürler, minnet ve
şükran kelimelerinin bini bir para yerlerde sürünürcesine birbirlerine
yağ çekmek sürüp giderken her iki tarafta hızını almış olacak ki
durulurlar.
İki tarafta sakinleştikten sonra hazırda bulunan en muteber kişilerden biri tarafından söz yüzükleri takılır.
Artık gelin damadın yanına oturmağa hak kazanmıştır. Kız ve oğlan anne
ve babalarının ellerini öpüp hayır dualarını aldıktan sonra o
toplulukta bulunan tüm vatandaşlarla tokalaşır öpüşür ve bir kenara
geçip yan yana otururlar.
Artık kız tarafı bu mutlu an için yeniden çay faslına başlar. Sohbetler ikili, üçlü, dörtlü guruplar halinde sürer gider.
Bu tür toplantılarda biz Mardinlilerin sohbeti tarihe geçecek derecede
ilginçtir. Dünya rekorları kitabına geçecek cinsten bir şey. Neden
diyeceksiniz.
Öyle kalabalık bir guruptaki tüm fertler ayni anda konuşmalarına rağmen
nasıl anlaşabildikleri konusunda bilim bile aciz kalmıştır.
Zira bir insanın iki kulağı ve bir ağzı var. Düşünün bir kere,
karşınızdaki şahıs konuşurken siz de konuşuyorsunuz. Onun sözünü
bitirmesini beklemediğiniz gibi o da sizin sözünüzü bitiripte öylece
konuşmayı beklemeden ayni anda her ikiniz birden boyuna laf
üretiyorsunuz.
Bu laflarda da fikir akımı var, yani, deli saçması falan değil bu
konuşmalar. Her ikinizde meramınızı gayet güzel anlatıyorsunuz. Bu
yetmiyormuş gibi kulağınızın biride, bitişiğinizde oturup ayni tarzda
konuşan bir başkasında.
Gerektiğinde kulak misafiri olmuş, ona dahi laf yetiştirip, ondan cevap
alabiliyorsunuz. Bu ancak milyonlarca programlı bir bilgisayarın bile
karıştıramayacağı bir özellik olsa gerek. Helâl sana Mardinli... İşte
bu birlikte konuşup anlaşabilmemiz bizi tanımayan bir çok Mardinli
olmayanın tuhafına gidiyor.
Adamlar nasıl anlaşabildiğimize şaşıp kalıyorlar. Ne yapalım, “Adım
Hıdır elimden gelen budur.” Biz böyleyiz işte, bu özelliğimiz rekorlar
kitabına geçebilecek bir haslet değil midir Allah aşkına?
Bu tür konuşmalar gecenin geç saatlerine kadar sürmüş ve herkeste bir
çözülme başlamıştır. Oğlan tarafı arzularına kavuşmuş olarak kız
evinden Allahaısmarladık diyerek ayrılıp evlerine giderler.
Ancak, gerek kız evinde ve gerekse oğlan evinde yine bu toplantılar
basına kapalı olarak sabahın erken saatlerine kadar devam eder. Konu
ayni konu, yeni evlilerin YUVA KURMA sorunu etrafında yoğunlaşır.
İşte bu kız isteme faslının ilk etabı böylece bitmiş, artık NİŞAN (ŞERBET)’a doğru yol alınmak üzeredir.
İki tarafta da bir heyecan başlamıştır. Oğlan tarafı ile kız tarafının
mutabık kalacakları bir yakın tarihte Nişan törenini yapmak üzere
anlaşırlar. Nişan töreninin tüm mali portresi gelin tarafına aittir.
Sadece nişan yüzükleri hariç. Oğlan kıza, kız oğlana almak suretiyle
bölüşürler.
N İ Ş A N (ŞERBET):
Sözü kesilen çift, artık evliliğe ilk adımı atmış ve sorumluluklarının
bilincine yavaş yavaş ermektedir. Kız ve erkek tarafı nişanın gerek
tarihi ve gerekse yeri konusunda tam mutabakata varmışlardır.
Genellikle bu takvim, her zaman kız tarafının arzusu istikametinde
oluşur. Yani, Nişan merasiminin nerede ve nasıl olması gerektiğini kız
tarafı tayin eder ve erkek tarafına bildirir.
Çünkü nişanın emniyeti, kusursuz ve eksiksiz yapılması tamamen kız
tarafına ait olduğundan erkek tarafı bu sorumluluktan kaçmak için kız
tarafını bu konuda serbest bırakır ve kız tarafının tüm isteklerini
onaylar.
Nişanda, kız ve oğlan tarafının birbirlerine bohça alma-bohça verme
işlevi vardır. Kız tarafı oğlan tarafına, hazırladığı bohçanın
içerisinde genellikle bir takım elbiselik kumaş, şimdilerde dikilmiş
konfeksiyon takım, bir şöva1ye yüzük, kravat, gömlek, iç çamaşırı,
pijama, bornoz, tıraş takımı, kol düğmesi, parfüm, losyon, elektrikli
tıraş makinesi, v.b.gibi eşyalar gayet güzel sim işlemeli bir bohça
içerisinde veya lüks bir valize yerleştirilerek birkaç kişi refakatinde
ve bir sini baklava, pasta gibi tatlı ile birlikte oğlan evine
gönderilir.
Oğlan tarafı da, kız için hazırladıkları valiz veya bohça dediğimiz
olaya, iç çamaşırı, çoraplar, elbiseler, yazmalar, eşarplar, manto,
pardösü kaban gibi giysiler, tuvalet ve makyaj takımları, parfümler,
losyonlar, güzellik kremleri gibi eşyalarla birlikte 3-4 kilo
ağırlığında birde kelle şeker ve yeteri kadar toz kına gönderilir.
Bu kelle şeker, nişan töreninde ikram edilecek şerbetin içerisine
tatlandırıcı olarak kullanılmak üzere gönderilir. Tabii bu şeker
semboliktir.
Toplantı yerinin orta yerine yakın bir yerde şerbet servisini yapmak
için yer ayarlanır ve dağıtmak için en az birkaç kişi görevlendirilir.
Nişan törenin tüm hazırlıkları bitince salonun orta yerine damat ve
gelin için iki sandalye konur. Gelin ve damat bu iki sandalyeye oturup
nişan yüzükleri takılıncaya kadar öylece gelen gidenin incelemesine
sunulur gibi boy gösterirler.
Nişan yüzüklerini gelin damada, damat da geline takabildiği gibi bir muteber kişi tarafından da her ikisine takılabilir.
Yüzükleri takılan çift, ilk önce anne ve babalarının ellerini öper,
daha sonra hazır bulunan cemaati dolaşır el sıkışırlar ve geçip onlara
ayrılan yere oturup beklerler.
Nişan törenini yöneten kişi bir anonsla takı takmak isteyenler buyursun
diyerek, damat ve gelini salonun orta yerine çağırır, ve sıra ile takı
takacaklar etrafa göstere göstere ve nişan törenini yöneten kişi bu
takıyı takanın da adını vermek suretiyle cemaata ilan eder.
Bu işi en iyi bizler yapıyoruz. Burada kaçamak olmuyor. Kim ne
takıyorsa ilan edildiği için sonradan bu takı işinin pek lafı olmuyor
bizde. Çünkü her şey o anda olmuş bitmiştir. Taktımdı, takmadımdı,
taktıydı, takmadıydı veya az taktı çok taktı gibi laflar bizim
nişanlarda ve düğünlerde pek olmaz.
Artık nişan yüzükleri takılmış, takılar takılmış ve nişan ŞERBETİ’nin
ikramı başlamıştır. Pasta tabakları ellerde veya açık büfe olarak ta
servis düzenlenmektedir.
Nişan töreni genellikle bizde çalgılı oluyor. Şayet Mardin’de
yapılıyorsa mahalli saz heyetleri çağırılır. Çalgılar çalınır, herkes
oyuna kalkar, kadınlı erkekli, salonun orta yerinde herkes bildiği
kadar boy gösterip çalgının ritmine uymak üzere kıvırtır durur.
Bu işin meraklıları da vardır elbette. Kalk dersin kalkmaz nazlanır,
birde kalktımı oturtamazsın. 0 kadar oynadığı yetmiyormuş gibi birde
çalgıcılardan oynamak için oyun havası ister. Hem söyleyip ve hem de
oynayanlarımız dahi vardır bu topluluğa iştirak edenler arasında.
Hazır bulunan cemaat özellikle beraberlerinde birer eğlencelik te
getirmeyi ihmal etmezler. Kabak çekirdeği ve özellikle kavun çekirdeği,
buna Mardin’de “BIZR-ID-DEY” (verem çekirdeği) derler.
Merasim boyu bu minik çekirdeği çitler dururlar. Yerler mezbeleye
döner. Nişanın yapıldığı yer batmıştır. Ama, önemseyen pek olmaz, tören
sonunda oğlan evinden birkaç kişinin de yardımı ile bu çöpler bir güzel
temizlenir olur biter.
Bu nişan töreninin bir özelliği de DEFTER konusudur. DEFTER bin nevi
envanter, bilânço veya damat tarafından yerine getirilmesi gereken
taahhüt ve ona teslim edilen malların bir döküm listesidir.
Ama içeriğini teşkil eden rakamlar abartılarak yazıldığı için, ihtilaf
vukuunda cezai müeyyideyi gerektirecek bir resmi belge sıfatını taşımaz.
Örneğin, defterin içeriğinde muhtelif cinsten 10 adet terlik
yazıldığını farz edelim. Bu terliklerin beheri o gün için 10 bin
liradan alınmışsa, bu on adet terlik deftere bir milyon Türk Lirası
olarak kaydedilir.
Evlendirilen kızın değeri, her ne kadar bu şekilde abartılarak
şişirilen rakamların büyüklüğüne göre ölçülmüyorsa da, bir gelenek
olarak defter töre gereği geline eşdeğer olarak gösterilir. Hatta Emine
hanım Esma hanıma bu konuda nispet dahi eder.
Benim kızımın defteri tam 86 Milyon tuttu da, kızım ucuza gitti...
Hele Esmanın kızının defteri o kadar şişirdikleri halde 35 Milyonu geçemedi diye de defter yarıştıranlarımız dahi vardır.
Ama yinede bu defter hazırlanır ve oğlan tarafına verilir. Kız tarafının istekleri bir bir sıralanmıştır bu defterde.
Oğlan tarafı dikkatle inceler bu defteri. Kız tarafı, bu deftere, bir
adet 5 i birlik, inci kolye, 4 çift burma bilezik, 4 çift inci küpe,
yüzükler, 3 metre zincir, manto, kürk, ayakkabılar elbiseler vb.
istekleri yazılır.
Oğlan tarafı yapabileceklerini onaylayıp, yapamayacaklarının üzerini
çizmek suretiyle kız tarafına iade ederler. Tabii bu deftere damadın
borçlu olarak yediemin olarak imzası da alınmıştır.
Kız tarafı oğlan tarafının kabul edip etmedikleri eşyalar üzerinde bir müddet tartışırlar. Sonuçta onlarda onaylarlar.
Genellikle bu defterle ilgili kız ve erkek tarafı ziynet eşyası
konusunda çekişirler ama yinede makul olarak zaten herkes birbirinin
maddi gücünü bilmekte olduğundan, iki tarafta birbirini pek zorlamaz,
işi tatlıya bağlarlar.
Bu defter yüzünden muaheze edilen, sorgulanan bir damada tanık olmadık.
Bu bir töre gereği yapılan güzel bir olaydır. Bu deftere eskiden başlık
parası da yazılırdı. Artık başlık parası da anlamını yitirdi.
Zaten Mardin’de kız tarafı alacağı başlık parasının birkaç mislini de
ilave etmek suretiyle çeyiz olarak oğlan tarafına iade eder. Onun için
artık başlık parası diye de bir konu tarihe karışmış oldu.
Defterin yazım şekli de pek enteresandır. Tüm eşyalar kızın evinde
odanın birine gayet dikkatlice düzenli bir şekilde yayılarak sergilenir.
Giysiler yan yana, askılarda, kazaklar, hırkalar, katlanmış
konfeksiyoncu vitrininde durduğu gibi muntazam, ayakkabılar da öyle
terlikler sıra sıra.
Mobilyalar, yatak odası takımı, beyaz eşyalar, şilte yataklar,
yastıklar, yorganlar istif edilmiş vaziyette tüm eşyalar, yani, çeyizin
tamamı genellikle düğün haftasında kız ve erkek aileleri ile konu
komşunun seyrine açılır.
Gelen giden çeyizi seyreder. Bu arada da kız ve oğlan tarafından belli
bir yetkili gurup kız evine gelerek bu çeyizin tespitini yapar ve
defter dediğimiz belgeyi hazırlarlar.
Tamamlanan çeyiz ,düğünden birkaç gün önce veya kız ile oğlan tarafının
anlaşmalarına göre oğlan evine taşınır ve yerleştirilir. Çeyizinde
oğlan evine gitmesi anında ufak yollu bir eğlence tertip edilir, yine
lülüüüüüülüler çınlatır mahalleyi...
Şimdi de her iş tamamlanmış, eksikler giderilmiş sıra düğüne gelmiştir.
DÜĞ Ü N
O güzelim içine gül esansı karıştırılmış pembe renkli mis gibi
şerbetler içilmiş, olay nişan yüzüğünün takılmasıyla noktalanmış ve
düğün hazırlıkları için, sahan götürüp leğen getirmeğe başlanmıştır
artık.
Kız ve erkek tarafında hummalı bir faaliyet başlar. Kız evinden oğlan
evine, oğlan evinden kız evine adeta bir köprü kurulmuş, havai hatlar
çalışmakta, çeyiz, oğlanın evine getirilmiş odalara yerleştirilmiş,
eksikler bir bir tamamlanmak üzere heyecanlı koşuşturmalar, sonuçta iki
kanatta da, hafiften yorgunluk belirtileri başlamış.
Önemsiz konularda kız erkek tarafları arasında ufak ufak tartışmalar
baş göstermekte ve düğünün bir an evvel yapılması için iki tarafta
birbirini sıkıştırmaktadır.
Oğlan tarafı da ayni görüşte olmasına rağmen, sırf kız tarafı istiyor,
ısrar ediyor diye, sadece spor olsun kabilinden şöyle bir kıvırır, yani
işi ağırdan almaya çalışır gibi atraksiyonlar göstermeğe, nazlanmağa
meyilli gibi bir tavır içine girer.
Sonuçta, düğün tarihi iki ailenin mutabakatı ile tespit edilir ve faaliyet hızlandırılır.
Düğün haftası diye nitelenen zaman, Pazartesi günü başlar ve Cumartesi sabahı biter.
Pazartesi günü kız evinde salı günü yapılacak küçük kına gecesi için
ufak yollu hazırlıklarla kendi aralarında eğlence düzenlenir.
Kız ailesi kendi aralarında çalıp oynarlar, bu bir nevi gelinin evden
ayrılacağı için ailenin bir veda eğlencesi mahiyetindedir sanki.
Anne, baba ve kardeşler, hala, dayı, teyze, amcalar, Pazartesi akşamı
kızın evinde toplanırlar. Kendi aralarında yer, içer ve düğün hakkında
konuşmalar yaparlar.
Bir eksik veya unutulan bir hususun olup olmadığını tekrar gözden
geçirirler. Bu toplantının amacı budur. Bu toplantıya oğlan tarafından
ve aileye çok yakın olan kimselerde katılabilir.
Salı akşamı KÜÇÜK KINA gecesidir. Kız evinde yapılır. Oğlan tarafı ufak
bir hediye ile kınayı kız evine getirip gelinin eline yakarlar.
Bu kınadan bir miktarı da damadın eline de konabilir. Biraz çalıp
oynadıktan ve birkaç lüüülüüü çektikten sonra oğlan evinden gelenler
giderler.
Kız evinde, gece geç saate kadar oturulur. Ertesi gün yapılacak BÜYÜK KINA gecesine hazırlanmak üzere istirahata geçilir.
Çarşamba gecesi yani BÜYÜK KINA gecesi, oğlanın evinde genelde çalgılı
yapılır. Çalgı , saz söz heyeti için Mardin’ in mahalli sanatçıları
vardır.
Bunlar I. ve 2. sınıf olarak çalışırlar. I. Sınıf çalgıcılar Mıksi
Rezzük’un evlatları, keman’da Tüma, cümbüşte Cemil ve tef’te de Zeki
vardı. Mahalli havaları gayet nefis bir surette icra ederlerdi. 2.sınıf
çalgıcılar ise Cercis Haço takımı idi. Onlarda yine ayni şekilde bir
eğlenceyi baştan sona kadar götürebilecek repertuara sahiptiler.
Çarşamba gecesi damadın evinde yapılan bu büyük eğlence ailenin maddi
durumu ile ilgili idi. Ama yinede hemen hemen her düğünde mutlaka bu
eğlenceler yapılırdı.
Damadın evinin avlusunda meşe odunundan büyük bir ateş yakılır, gençler
çalgıcıların o tahrik edici oynak havaların kıvrak nağmeleri ile
kendilerinden geçercesine hep birlikte şarkı ve türkülere iştirak
ederek yoruluncaya kadar durmadan hoplar zıplarlardı.
Bizim düğünlerde alkollü içkilere fazla itibar olmamakla beraber
meraklı gençler dışardan gizlice getirdikleri içkileri evlerimizin
zulası olarak kabul edilen mutfaklarda gizlerlerdi.
Gençler, mutfağın gizli bir köşesine sakladıkları rakı şişesinden
çaktırmadan ve sıra ile mutfağa girerek birer tek atar ve etrafa edalı
edalı caka satarak eğlenceye renk katarlardı.
Bazıları içkiyi fazla kaçırdığı halde büyüklerimiz, içkiye karşı
olmalarına rağmen böylesi belirli ve mutlu bir günde bu tür olayları
görmezlikten gelerek gençleri himaye ettikleri gözden kaçmazdı. Bu
eğlenceye iştirak eden küçük büyük çekinmeden saza söze uyarak oynar.
Gecenin ilerleyen saatlerinde yakılan düğün ateşine yakın orta yerde
bir yere damat getirilir. Gençlerin yardımı ile üstündeki giysiler
çıkartılarak, maniler, türküler, ilahiler söylenerek damatlık giysileri
giydirilir.
Büyük bir heyecan ve lüüüüllÜiülüiülii zılgıtları arasında damat
arkadaşları tarafından mahallede dolaştırılıp şarkılar ilahiler
söylenerek gezdirilir.
Büyük kına gecesinde gelin evinden gelen kınadan bir miktar damadın
eline de konur. Özellikle sol elinin serçe ve yüzük parmaklarına
sürülür. Ertesi gün bu kına temizlenir, ancak elde kalan kına boyası
aylar sonra temizlenir ve el eski haline gelirdi.
0 gece erkek evinin hazırladığı kına, beraberinde bir sini baklava,
kurabiye veya başka mahalli tatlı ile birlikte gecenin ilerleyen bir
saatinde gurup halinde gelinin evine gidilerek gelinin de kınası
yakılır, oynanır, zıplanır, hoplanır, türküler söylenir.
Gece geç saate kadar devam eden bu eğlenceden artık herkes yorulmuştur.
Evli evine, köylü köyüne hesabı herkes evine çekilir. Ertesi gün yani
Perşembe günü gelinin geleceği düğün günüdür. Perşembeyi Cumaya
bağlayan gece zifaf gecesidir.
Perşembe sabahı damadın gerdeğe gireceği yer tespit edilir. Zifaf
odasına yün şilte yer yatağı serilir. Gelin adayı için beyaz ve
genellikle ipekten gömlek hazırlanır.
Mardinlilerin YENGE dedikleri hanım cinsel konularda bilgili, yalan
söylemeyen özü sözü doğru, güvenilen, zifaf sonrası gelinin
bakireliğini önce oğlan tarafına sonra kız tarafına kanıtlamak üzere
görevlendirilen bir hanımdır.
Bu hanım genellikle kız evi tarafından Geline refakat etmek üzere görevlendirilir.
Bu yengenin görevi ise, gelinin kanlı beyaz gömleğini önce oğlan
tarafına sonrada kız tarafına götürüp göstermektir. Bu “yenge” gelinin
bakireliğini kanıtlamak üzere hizmet veren bir kişidir.
1970 lerden sonra artık ne gelin tarafından ve ne de damat evi
tarafından hiç kimse “yenge” diye birisini evlenen gelinin bakireliğini
kanıtlamak üzere görevlendirmemektedir. Yani anlayacağınız bu töre
resmen tarihe karışmıştır.
Bu olayda “yenge” en karlı çıkan kişi idi. Tabii bu hizmetin karşılığı
olarak iki tarafın vereceği bol bahşişlerle memnun edilirdi.
Bu durum, kızlarını dünya evine bakire olarak sokan kız tarafı için büyük bir mutluluk oluyor. İşte bu YENGE işi de böyle.
Perşembe günü damadın evinde, sazlı sözlü çalgılı bir düğün kurulmuş,
kurbanlar kesilmiş, etler dağıtılmış, düğüne gelecek misafirler ile
hane halkı için ayrıca bol miktarda etli yemek, pilav ve bir de,
sütlaç, muhallebi, baklava gibi tatlıların süslediği sofralar
hazırlanmıştır.
Öğlen kurulan bu sofra sürekli çalışır. Gelen misafir karnını
doyurduktan sonra kalkar kalkmaz, sofradan sorumlu olanlar çok seri bir
biçimde kirli kapları alarak yerine temizlerini koymak suretiyle
sofrayı gelecek olan misafire hazır vaziyette tutarlar.
Güneş ışınlarının gölgeleri uzattığı saat 16 da, ikindi zamanına doğru
yaklaşılmıştır. Damat, “damat tıraşı” olmak üzere evin avlusunun orta
yerine konan bir sandalyeye oturtulur.
Damat tıraşı için berber bol bahşiş toplamak için mümkün olduğu kadar
elini ağır tutarak saz ve söz ile oynayanların hem zevklerini tatmin ve
hem de kesesini doldurmaya bakar.
Tıraşı biten damadın, üzerindeki eski giysileri arkadaşları tarafından
çıkartılır ve gerçek damatlık elbiseleri tek tek giydirilir. Bu güzel
giysilerle birlikte her ne kadar kravat veya papyon gelirse de,
damatlar papyon veyahut kravat bağlamayı pek istemezler.
Damadın genel olarak gömleğinin üst iki düğmesi ve bağrı açık olarak hava atması sağlanır.
Bu işler bittikten sonra, damat tarafından bir gurup lüks lambasını yakarak gelini almak üzere gelinin evine, giderler.
Hava kararmak üzere iken, gelin baba evinde son dakikalarını
yaşamaktadır. Gelini hazırlarken, erkek kardeşi varsa kemerini bağlar
ve ona mutluluk dileğinde bulunur.
Kız evinde ilahi bir sessizlik hakimdir. Damat tarafından gelecek gurup sabırsızlıkla beklenmektedir.
Oğlan evinden gelen düğün alayı, önde lüks lambası yanık vaziyette kız evinin kapısına dayanır.
Oğlan evi tarafından gelen, damadın en yakını olan iki bayan, gelinin
iki koluna girerek düğün alayının en başına ve yanık vaziyette tutulan
lüks lambasının arkasına alındıktan sonra gayet ağır adımlarla yola
düşülür.
Gelinin bu ağır yürüyüşü Mardinliler arasında ”tımşi keme meş-vit-il-
arus- gelin gibi ağır adımlarla yürüyorsun” deyimin doğmasına neden
olmuştur.
Düğün alayını oluşturan erkekli kadınlı bir grup insan, kâh türkü kâh
ilahiler söyleyerek damadın evine doğru yavaş ve aheste adımlarla
ilerlemektedirler.
Nihayet damadın evinin önüne gelinmiş ve düğün alayı kapının dışında
gelinle birlikte beklemektedir. Damat, evin yüksek bir yerine çıkarak,
töre gereği gelinin kafasına bir kaç avuç bozuk para ile karışık
şekerleme serper.
Bu serpilen para ve şekerlemenin bir zenginlik, rahat bir yaşam
getireceğine, yeni kurulan bu yuvaya bereket getireceğine inanılır.
Ayrıca bu bozuk para ve şekerleme ile dolu olan küçük bir testiyi
geline vererek oturacakları odanın kapısının önünde yere çarparak
kırması istenir.
Gelinde bütün hışmıyla bu testiyi yere çarparak kırar. Testi kırma
olayı ileride doğabilecek her nevi şer ve kötülüğün kırıldığı ve hiçbir
kötülüğün olmayacağı inancına dayanan bu gelenek de yerine getirilir.
Bu testi işi bir nevi uğur olarak nitelenir.
Testiden etrafa saçılan, bereket ve uğur getireceğine inanılan para ve
şekerlemeyi almak için çoluk çocuk yerlerde birbirini kıracak tarzda
mücadele verir.
Artık gelin adayı içeride, sazlar susmuş düğün alayı bir düzen halinde
evlerine dönmek üzeredir. Tebriklerden sonra hayır dualar dileyerek
dağılmaktadır. Evde yalnızca Gelin-Damat-Yenge üçlüsü kalmıştır.
Zifaf odasına gelin ve damat için özel yemek hazırlanmıştır. Ayrıca
üzüm, ceviz içi, badem içi gibi kalorisi yüksek çerezler bir masanın
üzerinde hazır kuvvet gibi bekletilmektedir.
İslam dinimizin gereği olarak, bir seccade, su dolu ibrik hazır
bulundurulur. Seccade ve ibrik, damat ve gelinin gerdeğe girmeden önce
yemeklerini yedikten sonra aptes alıp, Allah rızası için iki rekat
namaz kılmaları içindir.
El ayak çekilip de ortalık iyice sessizleştikten sonra, aptesler
alınmış, iki rekat namaz kılınmış ve gerdeğe girmek üzere şilte yatağa
geçilmiştir.
Evlenmenin vuku bulduğunu ve gelin adayının kız-oğlan-kız yani bakire
olduğunu belirtmek üzere damat, gelinin beyaz gömleği “kanlı olarak”
YENGE’ ye teslim eder.
Gelin adayının bakire olduğunun tek kanıtı olarak sayılan kanlı olan
geceliğin refakatçı yenge tarafından önce oğlan sonrada kız tarafına
göstermesiyle kanıtlanmış oluyor. Yenge bu gömleği iki tarafa taşıyarak
bu görevi böylece ifa etmişi oluyor.
Bakireliğin Mardinli için anlamı çok büyüktür. Bugün ileri toplumlarda
dahi artık bakireliğin en geçerli yol olduğunu ve toplumun ahlaki
değerlerinin daha sağlam oluştuğunu kabul etmişlerdir. Flörtün
bakireliği yok edecek düzeye ulaşmasına asla izin verilmemelidir.
Düğün haftasının en önemli günü olan, gelinin erkek evine gelişi ve
zifaf gecesinin sonuçlandığı Perşembe günü geçmiş Cuma’ ya gelinmiştir.
Cuma sabahı, Mardinliler için en güzel bir gündür. Düğünden sonra gelen bu Cuma gününe SABAHIYYE günü derler.
Düğünde takı takamamış veya takısı pek orta yerde ilan edilecek cinsten
değilse, işte bu Sabahiyye günü gelerek o, mütevazı hediyesini verir ve
gelini, damat evini tebrik eder.
Bu sabahiyye günü verilen hediye genelde nakit para oluyor. Düşünebiliyor musunuz?
Bir gece evvel evlenmişsin ve ertesi gün yani dört-beş saat sonra
salonun başköşesinde pür makyaj bir koltuğa heykel gibi oturtulmuş ve
gelenlerin seyrine amade tutularak gelen ufak tefek hediyeleri
alıyorsun.
Bu bir nevi işkenceden başka bir şey değildir. Ama ne yaparsın, töre gereği bu iş böyle çalışır.
Tebrik için gelenlerin çoğu yakın olsun uzak olsun incelemeğe de pek meraklı.
Saz çalınırken orta yerde oyunlar oynanırken bir yandan da
beraberlerinde getirdikleri kavun, karpuz, kabak çekirdeklerini
çitleyip dururlar.
Gelen bu misafirler tamamı havadis toplamak ve Gelini kritik etmek üzere geldiklerini söyleyebiliriz.
İşin garip yanı da bu gelen hanımlar, gelinin yanına yaklaşarak
ellerine yuvarladıkları 10 lira, 20 lira veya daha fazla az bir parayı
gelinin avucuna bırakıp onu tebrik etmeleridir. Gelin de zavallı, bu
paraları alıp usulca elbisesinin bir cebine yerleştirir.
Damat evinde yine sofra açılmıştır. Öğleden sonra başlayan sofra,
yatsıya kadar sürer. Yenilir, içilir, tebrik ve hayır duaları
yapıldıktan sonra evli evine , köylü köyüne diyerek herkes evden
ayrılır.
Tabii ki Cuma sabahı erken kalkılmıştır. Gelin, kayınbaba ve
kayınvalidesinin ellerini öperek, hayır dualarını alırken, kayınvalide
ve kayınbaba durumlarına göre geline hediye verirler. Bu hediye bir
altın kordon, bir çift bilezik veya bir giyside olabilir.
Gelin de baba evinden kayınbaba ve kayınvalide ile görümce,
kayınbirader varsa onlara da münasip hediyeler getirmiş ve dağıtmıştır.
Öylece bu merasimler son bulur.
Cuma akşamı oğlan tarafında çok büyük ve olağanüstü bir durum vardır.
Zira aileye bir üye daha katılmıştır. Herkes mutlu, sevinçli ve mesut ..
Kız kanadında, ilahi bir sessizlik. Kız gitti, evdeki nüfus , yaşam savaşına eksi bir devam edecek.
Pazar akşamı kız tarafı, damat tarafının tam tekmil yemeğe çağırır .Bu dört başı mamur bir ziyafettir.
Damat tarafı da bunu iade için ayni hafta içerisinde kız tarafını davet eder.
Bu iki ziyafet adeta bir yemek yapma yarışı gibi cereyan eder. Kim kime
fark atacak şeklinde olur.İşte bizde Kız isteme-Nişan-Düğün bu minval
üzere yapılır.Yalnız Mardinli Nikahsız evlilik yapmaz. Medeni nikahın
hemen arkasından dini nikah yapılır. Özellikle Medeni nikah yapılmadan
kimse ne kız verir ve nede kimse bu tarzda kız istemeğe cesaret eder.
Bu koşul hem Müslüman ve hem de Hıristiyanlar için değişmez bir
kuraldır.
Latif Öztürkatalay, İletişim Gazetesi



