Skip to content
Avrupa'nın en büyük fotoğraf kulübü Flickr'da Mardin
Buradasınız:
KAR VE KAR KÜREĞİ- SELCU- CARUF

Bir çoğumuz, sonucu hakkında kesin bir bilgi sahibi olmadığımız bir konu için,“herhalde”“belki” “olabilir” deyimlerini kullanırız.

Örneğin: Mardin’de dört mevsimin dört başı mamur bir şekilde bütün fonksiyonlarını eksiksiz olarak yerine getirerek geçtiklerini hepimiz biliriz. Yılın en sıcak ayı sayılan Ağustosun bitimine doğru cemreler bir bir düşerek havalar belli bir düzen içerisinde hafiften soğumaya başlar.

Eylül ayına girildiğinde soğuk esen rüzgârın arasıra yağmur getirerek yerleri ıslattığını görürüz.

Ekim ayında havalar bir hayli soğumaya başlayınca kalın ve ısıtıcı giysilerimizi giymeye başlarız.

Kasım-Aralık aylarında ise, artık kış kendisini iyice göstermekte ve Ocak ayında karlı günler bütün şiddetiyle üzerimize çullanmaktadır.

Şubat ayında karlı-buzlu yerler ve üstüste yağan karların dolaşımı aksattığına tanık oluruz.

Mart ayına doğru havalar bir açıp bir kapamaya yüz tutar ve ilkbaharın müjdecisi ağaçların yaprak açması ile kuşların ötüşmesi içimize biraz ferahlık verir.

Mart ayının azılı soğuk geçen birkaç gününden sonra Kış mevsimi artık son yumruğunu indrip kaçmak üzeredir. Nisan ayında her yer çiçek açmış, tabiatta yer alan canlı ve cansız varlıklar uyanmış, hayat sanki yeniden başlamış gibi herşey sevinç içerisinde.

Sonradan Mayıs ayının hafiften sıcak geçen günlerinin arkasından yaz mevsiminin haziran ve temmuz aylarının sıcakları bastırır.

İşte Mardin’de iklim koşulları bu doğru sıcaktan soğuğa ve soğuktan sıcağa doğru değişmeyen bir düzen içersinde kendisini gösterir.

Ancak ne var ki, bu son yıllarda, dünyanın genel olarak ikliminde bir değişiklik olduğundan mıdır nedir bilinmez, bu düzenli mevsimleri artık göremez olduk.

Bu nedenle ben size mevsimler değişti, iklim değişti desem, olmaması gereken bir durumu anlattığım için siz bana ister istemez , “acaba”diye tereddüt geçirir “herhalde””belki” diye cevap verirsiniz.

Çünkü, oldum olası Mardin’de mevsimlerin her yıl bütün özelliklerini sektirmeden en ince ayrıntısına kadar gösterdiklerini yaşadığınız için bilirsiniz.

Oysa şimdiki mevsimler,1940 larda 1950 lerde yaşadığımız o sert, o gaddar mevsimlerle hiçbir ilgisi olmayan yumuşak bir yayla iklimine dönüşmüştür.

Size anlattıklarımın tamamı gerçeğin ta kendisidir ve de dosdoğru şeylerdir. İşte bu açıdan size havalar değişti, mevsimler değişti, iklimler değişti dediğimde bunun aksini söyleyemezsiniz.

Görüyorsunuz ya, Maşallah, havalar da, mevsimler de, iklimler de Nesrin Topkapı’yı sollarcasına bir o yana bir bu yana, kıvırtan siyasilerimiz gibi yanar döner olmuş değil mi?

Yılın hehangi bir ayında veyahut herhengi bir mevsiminde sabah bahar havası ile uyanırsınız.

Öğle yaz sıcağı bastırır, buram buram terlersiniz, “ne oluyoruz yahu” demenize fırsat kalmadan, birde bakarsınız ki gece sokakları sel alıp götürmüş. Şaşıp kalıyorsunuz.

Ertesi sabah uyandığınızda, takvime bakıyorsunuz tarih 2 aralık.. Olacak şey mi bu? Gece gündüz arası ısı farkı en az 20 derece. Tıpkı çöl havası gibi.

Sevgili dostlarım, diyeceğim şu ki, hiçbir şey artık eskisi gibi değil. Ne iklim ayni iklim, ve ne de mevsim ayni mevsim. Tabiatıyla bu değişen iklimlere göre canlı organizmalarda ayak uydurarak bir hayli değişmişler.

Mardin’den ayrıldıktan sonra, her ne hikmetse çoğumuz, yaşamımızı sürdürmek için büyük kentlerde yuvalanmayı yeğledik.

Büyük şehirelerde bizi hazine, define bekliyordu sanki. Neyse gelmiş olduk artık . Bu saatten sonra geriye gitmenin alemi yok.

Ancak bu gelişin finalinde, hastasından, poposuna yediği çimdikleri, mesleki ideoloji uğruna sorun yapmayan hemşire misali, kendimizi bu mega kentlerin çarpık iklimine, rezil mevsimine, berbat ekzost dumanına ve de pis havasına feda etmişiz.

Nicelik ve nitelik açısından büyük kente her açıdan uyum sağlayıncaya kadar bir hayli yorugunluk çektik.

Hani beşinci evliliğini yapmak üzere hazırlanan seksomanyak dul karılar var ya, tıpkı onların yaptığı gibi, kış mevsiminde olmamıza rağmen, bin bir hevesle yünlü giysileri bohçalardan, gardıroplardan çıkarıp, tabanı kalın kauçuklu ayakkabıları çizmeleri, botları, asker gibi ayakkabılığa diziyoruz, ama nafile.. Çünkü havalar istikrarsız.

Aylar karakter açısından öylesine karmakarışık olmuş ki, hani duvarda asılı takvimler olmasa, insanın yılın hangi mevsimde olduğunu bilemeyecekti belki de.

Çünkü takvim Aralık-Ocak-Şubat aylarını gösteriyor ama, yıkanmış katlanmış yazlıklar, kışlıklar gibi bir türlü sandıklara gardıroplara, bohçalara girmiyor. Çünkü havalara güven yok.

Artık mevsimler karışmış iklimler değişmiş, laçkalaşmış, ısı 15 dercenin altına bir türlü düşmüyor. Tıpkı şimdiki toplum gibi, mevsimin de, iklimin de ahlakî değer yargısı sıfır, mülevves pespaye ve rezil olmuş.

Eskiden mevsimlerin de kendilerine göre özellikleri vardı. Örneğin, her mevsimin kendisine özgü yetişen sebzesi ve meyvesi vardı.

Şimdi o özellikler kaybolmuş. Çarşıda pazarda satılan sebze ve meyveye bakarak hangi mevsimde olduğumuzu tahmin dahi etmeniz mümkün değil.

Farzedin ki siz bir öğrencisiniz. Ve ben size soru yöneltiyorum. Kış sebzelerinden ikisini sayınız dersem,

cevap olarak:

-Domates, patlıcan diye cevap verirsiniz değil mi?.

Buyur bakalım, şimdi ne olacak! Çünkü, yazın sebzesini kışın dahi manavda her an bulmanız mümkün.. Sera malı, mera malı ama, her neyse, önemli olan her zaman bulunabilmesi.

İklimler böyle rasgele işlev sergilerse, doğada mevcut olan denge de ister istemez bozulur. Bazen öylesine denge bozuluyor ki şaşar kalırsınız.

Örneğin geçen kış, Nisan ayı başında havalar düzeldi diye sevinirken ay ortasına doğru bir kar bastırdı ki hiç sormayın. Yine kar küreyenler sokak sokak dolaşıp damlarda kar küreyerek günlük nafakalarını sağlamışlardı.

Bakınız lafı uzata uzata nerelere getirdik, oysa bizim konumuz eski kışlar ve kar idi. Tabii, yeri gelmişken damlarda toplanan kar, nasıl temizlenir ve damlardan nasıl atılır, bari onu da size anlatalım.

Kar, yabancı bir ülkede dolar olur, mark olur “Turizm sektörü” aracılığı ile Conilerin kasalarına para olarak servet olarak girer, bizde ise yağan kar yollarımızı kapar, yarım yamalak çalışan iletişim sistemimizi çalışamaz hale getirir, bizi milyarlarca lira zarara sokar. İşte gelişmiş ülke ile gelişmekte olan ülke farkı. 50 yıldır bizi uyutanlar utansın.

Kar her ne kadar bize zarar veriyorsa da Mardin’de birkaç uyanık iş adamı bağlarında, bahçelerinde derin kuyular kazarak kar gömmekte ve giömdükleri karı yazın sıcak aylarında kalıp kalıp keserek şehre getirip satmaktadırlar. Mardin’de “meslece- gömülü kar” sahibi birkaç kiş vardı. Bunların en kralı Latto Sıo idi.

Ramazan ayı Temmuz –Ağustos aylarına tesadüf ettiği yıllarda akşam iftarda soğuk su içmek için, Latto Sıo’nun dükkânın önünde iftardan önce kar kuyrukları uzar giderdi.

Akşam Rahmetli babam bir ipe bağlanmış 3 veyahut 4 kilo ağırlığında bir kalıp karla eve gelirdi. O karı bir güzel temizler ve testinin içine atardı. İftarda buz gibi su içerdik. İşte Mardin’lilerde yağan kardan bu kadarcık bir menfaat sağlayabilmişlerdi.

Kar yağdığında kırık-çıkık olayları artardı. Karda kayıp ta elini, kolunu, ayağını burkanlar, kıranlar çoğalırdı.

Mardin’de hastanenin dışında kırık çıkık işine hiçbir ücret talep etmeden tamamen Allah rızası için bakan Kosalli adında muhterem bir beyefendi vardı.

Bu zat hiç kimseyi geri çevirmezdi. Kırık çıkığa bal ile kuyruk yağını döğerek elde ettiği macunu bir beze sürerek sarar hastayı gönderirdi. Bir hafta geçmeden hasta sapasağlam ayağa kalkar yürürdü.

Ona ulaşamayanlar Şehidiye mahallesinde oturan Abdülhailm Yücesoy’a giderlerdi. O da kırık çıkık işine bakardı.

O zamanlar hastane yeni inşa edilmiş, tek doktoru vardı. Ortopedi gibi ne bir doktor nede servisi vardı. Vatandaş zor durumlarda kalınca Diyarbakır’a giderdi.

Kış aylarında yağan kar bize çok pahalıya mal olurdu.Çünkü daracık sokaklar damlardan atılan karlarla dolardı. Sokak diye bir şey kalmazdı. Damlarla sokaklar ayni düzeye gelirlerdi. Ve bizler bir yerden bir yere gitmek için damların üzerinde cirit atardık.

Kar yağdığında okullar tatile girerdi. Allah ne verdiyse. Bu tatil bazen bir ayı dahi bulurdu. Çünkü yürüyecek yolumuz kalmıyordu.

Esnafın büyük bölümü dükkân açmazdı.

Şehirde zaten elektrik yok sayılırdı.Var da yok sayılır. Çünkü günde birkaç saat yanar ve bir arıza ile giderdi, birkaç gün yine karanlıkta kalarak işi geçiştirirdik.

Ekmekler şimdiki gibi fırınlardan günü birlik alınmazdı. Her aile en az bir haftalık ekmeğini evinde yoğurtur fırına gönderir pişirtirdi. Öyle çarşı ekmeği “sammun veyahut iğbeyz çakala” yı kimse evine sokmazdı. Lüks gibi gelirdi. Ara sıra babam bize “ığbeyz çakala “ tırnaklı ekmek-pide getirirdi pek hoşumuza giderdi. Yoksa evde hep “luvvaşat” lara alışmışız. Veyahut “iğbeyz kavi” de tandırda pişirilen ve kurutulan ipe dizilerek asılan, ıslatılarak yenen peksimet vardı.

Bu iki ekmek türünden gayrı ekmek tanımıyorduk. Bu açıdan babamın getirdiğ tırnaklı pide bize kurabiye gibi gelirdi.

İşte kış mensiminin en acı tararfı da kara çok davetiye çıkarmasıydı. Çünkü yağan kar henüz yerden kalkmadan üzerine bir daha ve en az 50-60 santim kalınlığında kar bindirirdi. Ve bu kalın kar tabakası birkaç ay yerden kalkmazdı.

Yukarıda anlattığım mevsim ve iklim değişikliği dejenerasyonu, her nasılsa Mardin’de işlevini hakkıyla ve de büyük bir başarı ile sürdürüyor.

Bizim anlatacağımız bu dejenerasyondan önceki, yani en az elli yıl önceki kışlar ve kar olayıdır.

Kış mevsimi konusunda Mardin’in bir özelliği var. Yılın aralık-ocak ve şubat aylarında iliklerinize kadar işleyen kışın soğuğunu, ayazını ayak ucunuzdan tepenize kadar, hissedersiniz.

Donlu ve donsuz karı da, kar fırtınasını da, sulu sepkenini de, saçaklardan inen kandil kandil buz sarkıtlarını da, görsel olarak kâh zevkle kâh nefretle izlersiniz.

Böylesi bir durumda, Madin’in yerli halkı, “kefelne min-il berd-soğuktan donduk” diyerek bezginliğini anlatır.

Öylesine sert kışlar geçerdi ki, yer altı dünyasının sakinlerinden lağım fareleri(cardon) bile, açık helâlarda donarak yaşamlarını yitirirlerdi.

Mardin’in yapı tarzını hepimiz biliriz. Kalınlığı bazen bir metreyi geçen taş duvarlar. Dam olarak da ahşap direkler üzerine serilmiş sürekli loğlanarak sıkıştırılan 40-50 cm.kalınlığında büyük toprak kütlesi, tavanı yüksek odalar, eyvanlar, manzaralar, hıcreler ve bağdadi kemerler, genellikle yalnız güneye açılan çift camlı pencerelerden ibaret bir ikametgâh kolonisidir.

Ancak, bu yapı tarzının en önemli özelliği, Mardin evlerinin kışın sıcak, yazın serin olmasıdır. Yalnız bu yapı tarzının ve bu binaların tek bir sakıncası var. O da damların toprak oluşu idi.

Özellikle kışın damlarda uzun süre atılmadan bekletilen kar, için için eriyerek, evlerin içine sızar, akar ve aile fertlerini rahatsız ederdi.

Akan damın altında oturmanın ne denli güç olduğunu ancak oturan bilir. Bu sıkıntıyı yazarak veyahut söyleyerek anlatmak mümkün değildir. Yaşamak gerek.

Kış mevsiminde yağan karın kalınlığı, bazen birkaç metreyi, bulduğu olurdu. Genelde damlarda biriken bu karı, damlardan atmak için sezonluk iş yapan bir sektör türemişti.

Eline bir kar küreği ile bir tokaç alan iri yapılı gençler, sokak sokak dolaşarak “kar attıran yok mu” diye avaz avaz bağırır bu furyadan nasiplerini almağa çalışırlardı.

Bu kişilerin, kepçesi düz, 40X40 veya 50 X 50 santim ebadında adi ahşaptan yapılmış, sapı normal inşaat küreği uzunluğunda olan bir kürekle(caruf), karı küreyip damlardan sokaklara atarlardı. İşte Mardinlilerin cerefen dedikleri kar küreme olayı budur.

Caruf diye adlandırılan bu alet ayni zamanda Mardin’i sembolize eden olaylar halkasının bir tanesidir. Caruf denen aleti kullanan kişiye de cırraf denir.

Bu cırraf veya cerraf, carufu omzuna attığı gibi (ya sahbin-is-sok ya mın yicrif istohu) damındaki karı attırmak isteyenlere sesleniyorum!.. Diyerek yüksek sesle sokak sokak dolaşır sebeplenirdi.

Tabii, damlarındaki karları attırmak isteyenler, evlerinin sokağa bakan pencerelerinden veyahut avlunun kenarından cırraf’a seslenirlerdi. Ayak üstü pazarlık başlardı. Önce ev sahibi cırraf’a sorardı:

-Beşket ticrif abuy (kaça kürüyorsun baba?) Cevap:-Canık tayyib ammo. (canın sağ olsun amca) der.

Ev sahibi adamın tipine bakar, güvenli gördüyse adama seslenir.

-Başır abuy başır, alla maik... (başla babam başla, Allah seninle olsun) diyerek sonucu beklemeğe başlardı. Bütün pazarlık, işe başlatma bu kadar çabuk ve pratik olurdu.

Çünkü cirraf’ta ve ev sahibi de asalet ve vicdanlı olduğu için pazarlığa gerek kalmazdı. Karı küreyen kişi, hakkından fazlasını istemez, buna iş yaptıran da, işi bildiği için işçinin hakkını asla yemez, fazla verir ama hiçbir zaman eksik ödemede bulunmazdı.

İşin bitiminde işçi istediği parayı ev sahibinden alacağını bilir ve işini gayet sağlam, Allah’a yapar gibi yapardı.

Cırraf, karı küremiştir. Şamata olsun diye birkaç küreği de, nazının geçtiği yoldan geçen birkaç kişinin kafasına indirmiştir.

Kocaman bir kürek karı kafasına yiyen vatandaş, tatlı bir sitemle, kar’ı küreyene seslenir.

-Hop hop, hedi hedi... (hop, hop yavaş yavaş)Kar küreyen adam da,

-Ercül-afu, ma-araytuk babati.. (affedersin, seni görmedim babacığım) diyerek işi tatlıya bağlar ve geçiştirir. Bu kar küreme işi saat 10-11 de başlamışsa en erken saat 13 veya 14 te biterdi.

Bunun arkasından damı loğlamak ve kenarlarını tokaçla sıkıştırmak kalıyordu. Onları da bitirdiğinde saat 16 yı bulurdu.

Mardinlinin asaleti bundan sonra başlardı.. İşçi, işini bitirip aşağıya indiğinde ev sahibi işçiyi içeri alır. Ona gayet güzel bir sofra hazırlamıştır. Allah ne verdiyse, kendi durumuna göre..

Bir güzel işçinin karnını doyurmuştur. İşçi iyice ısınmıştır, çayını, kahvesini ve sigarasını içmiştir, yaptığı hizmet karşılığı istediği parasını da almıştır.

Allah’a ısmarladık deyip gider, bir başkasının damındaki karları atmak için pür neşe, daracık sokakların içinde kaybolur giderdi. Her zaman düşünmüşüm ve nedenini de, bulamamışımdır.

Çocuk yaşlarımda idim. Babam ve annem , damı loğlatmak, kar attırmak, bulgur çektirmek, şehriye kesmek için alet edevatları makinaları ile eve çağırdıkları işçileri aileden biri gibi görürlerdi.

Babam onları bizimle birlikte sofraya oturtur onlara gereğinden fazla saygı sevgi gösterirdi. Amcalarımın ve diğer komşularımızın evlerinde de, gelen işçilere tıpkı babamla annemin yaptığı gibi aynı saygı ve sevgiyi gösterdiklerine tanık oldum.

Bu olayı ve işçiye gösterilen saygıyı ileriki yıllarda merak icabı, dolaştığım Türkiye’nin hiçbir şehrinde veya kasabasında görmedim ve göremedim.

Bu asil hareketin nedenini hâlâ düşünüyor ve içim buruk buruk bir nedenini bulamıyorum, en sonunda kendi kendime diyorum, “bu hâl, yalnız ve yalnız Mardinlilere özgü bir davranıştır”. İnsana verilen değerin en güzeli, en asili ve en faziletlisi, en üstünü işte budur.

Dileğim odur ki bu güzel haslet, bu harikulade seciye bizden sonraki nesillerimize intikâl etsin. Onlarda bu güzel ahlâkla yetişip Mardinliliklerini yitirmesinler.

Çünkü yıllar ikibinler hanesine doğru ilerledikçe toplum ahlâkının sürekli olarak değer yitirdiğini görmekteyiz.

Her nekadar karakterlerin, ahlâkın dejenere olmasının baş sorumlusu olarak ekonomik sıkıntı ve kalabalık kentleşme gösterilse de, insanın fıtratında şayet dejenere olmağa meyil yoksa, o kişinin ahlâkî değerlerinde ve karakterinde herhangibir bozukluğun olması imkânsızdır.

İşte çocuklarımızdan ve torunlarımızdan beklediğimiz şey, bizden gördükleri görgüyü, gelenek ve göreneği, örf,adet ve ananeyi, temiz ahlâk ve seciyeyi büyük bir vakarla koruyup bir sonraki nesile devretmeleridir.

Yüce Tanrı kış mevsimimizi kış, yazımızı da yaz yapsın ve hepimizi tüm kötülüklerden korusun..

Latif Öztürkatalay, İletişim Gazetesi

 


Bu makaleyi tavsiye et...

23 02 2007 - Latif ÖztürkatalayYazdırE-Posta

Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 1389

  Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:

Güvenlik kodu:* Code
Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

Yazılarla İlişiki Seçenekleri

Son Güncelleme ( 26 04 2007 )
 
< Önceki

Öncelikle hasret kokan o güzelim toprağa ve isnanlarına selamlar olsun...Bu siteyi kurana teşekkürlerimi gönderiyorum.Gerçekten iyi yapmışsınız ki ben geç fark ettim herhalde ellerinize sağlık :)

Lion, Mardin Dostu

 

Avrupa'nın en büyük fotoğraf kulübü Flickr'da Mardin