|
Bir çoğumuz, sonucu hakkında kesin bir bilgi sahibi olmadığımız bir konu için,“herhalde”“belki” “olabilir” deyimlerini kullanırız.
Örneğin: Mardin’de dört mevsimin dört başı mamur bir şekilde bütün fonksiyonlarını eksiksiz olarak yerine getirerek geçtiklerini hepimiz biliriz. Yılın en sıcak ayı sayılan Ağustosun bitimine doğru cemreler bir bir düşerek havalar belli bir düzen içerisinde hafiften soğumaya başlar.
Eylül ayına girildiğinde soğuk esen rüzgârın arasıra yağmur getirerek yerleri ıslattığını görürüz.
Ekim ayında havalar bir hayli soğumaya başlayınca kalın ve ısıtıcı giysilerimizi giymeye başlarız.
Kasım-Aralık aylarında ise, artık kış kendisini iyice göstermekte ve
Ocak ayında karlı günler bütün şiddetiyle üzerimize çullanmaktadır.
Şubat ayında karlı-buzlu yerler ve üstüste yağan karların dolaşımı aksattığına tanık oluruz.
Mart ayına doğru havalar bir açıp bir kapamaya yüz tutar ve ilkbaharın
müjdecisi ağaçların yaprak açması ile kuşların ötüşmesi içimize biraz
ferahlık verir.
Mart ayının azılı soğuk geçen birkaç gününden sonra Kış mevsimi artık
son yumruğunu indrip kaçmak üzeredir. Nisan ayında her yer çiçek açmış,
tabiatta yer alan canlı ve cansız varlıklar uyanmış, hayat sanki
yeniden başlamış gibi herşey sevinç içerisinde.
Sonradan Mayıs ayının hafiften sıcak geçen günlerinin arkasından yaz mevsiminin haziran ve temmuz aylarının sıcakları bastırır.
İşte Mardin’de iklim koşulları bu doğru sıcaktan soğuğa ve soğuktan
sıcağa doğru değişmeyen bir düzen içersinde kendisini gösterir.
Ancak ne var ki, bu son yıllarda, dünyanın genel olarak ikliminde bir
değişiklik olduğundan mıdır nedir bilinmez, bu düzenli mevsimleri artık
göremez olduk.
Bu nedenle ben size mevsimler değişti, iklim değişti desem, olmaması
gereken bir durumu anlattığım için siz bana ister istemez , “acaba”diye
tereddüt geçirir “herhalde””belki” diye cevap verirsiniz.
Çünkü, oldum olası Mardin’de mevsimlerin her yıl bütün özelliklerini
sektirmeden en ince ayrıntısına kadar gösterdiklerini yaşadığınız için
bilirsiniz.
Oysa şimdiki mevsimler,1940 larda 1950 lerde yaşadığımız o sert, o
gaddar mevsimlerle hiçbir ilgisi olmayan yumuşak bir yayla iklimine
dönüşmüştür.
Size anlattıklarımın tamamı gerçeğin ta kendisidir ve de dosdoğru
şeylerdir. İşte bu açıdan size havalar değişti, mevsimler değişti,
iklimler değişti dediğimde bunun aksini söyleyemezsiniz.
Görüyorsunuz ya, Maşallah, havalar da, mevsimler de, iklimler de Nesrin
Topkapı’yı sollarcasına bir o yana bir bu yana, kıvırtan siyasilerimiz
gibi yanar döner olmuş değil mi?
Yılın hehangi bir ayında veyahut herhengi bir mevsiminde sabah bahar havası ile uyanırsınız.
Öğle yaz sıcağı bastırır, buram buram terlersiniz, “ne oluyoruz yahu”
demenize fırsat kalmadan, birde bakarsınız ki gece sokakları sel alıp
götürmüş. Şaşıp kalıyorsunuz.
Ertesi sabah uyandığınızda, takvime bakıyorsunuz tarih 2 aralık..
Olacak şey mi bu? Gece gündüz arası ısı farkı en az 20 derece. Tıpkı
çöl havası gibi.
Sevgili dostlarım, diyeceğim şu ki, hiçbir şey artık eskisi gibi değil.
Ne iklim ayni iklim, ve ne de mevsim ayni mevsim. Tabiatıyla bu değişen
iklimlere göre canlı organizmalarda ayak uydurarak bir hayli
değişmişler.
Mardin’den ayrıldıktan sonra, her ne hikmetse çoğumuz, yaşamımızı sürdürmek için büyük kentlerde yuvalanmayı yeğledik.
Büyük şehirelerde bizi hazine, define bekliyordu sanki. Neyse gelmiş olduk artık . Bu saatten sonra geriye gitmenin alemi yok.
Ancak bu gelişin finalinde, hastasından, poposuna yediği çimdikleri,
mesleki ideoloji uğruna sorun yapmayan hemşire misali, kendimizi bu
mega kentlerin çarpık iklimine, rezil mevsimine, berbat ekzost dumanına
ve de pis havasına feda etmişiz.
Nicelik ve nitelik açısından büyük kente her açıdan uyum sağlayıncaya kadar bir hayli yorugunluk çektik.
Hani beşinci evliliğini yapmak üzere hazırlanan seksomanyak dul karılar
var ya, tıpkı onların yaptığı gibi, kış mevsiminde olmamıza rağmen, bin
bir hevesle yünlü giysileri bohçalardan, gardıroplardan çıkarıp, tabanı
kalın kauçuklu ayakkabıları çizmeleri, botları, asker gibi ayakkabılığa
diziyoruz, ama nafile.. Çünkü havalar istikrarsız.
Aylar karakter açısından öylesine karmakarışık olmuş ki, hani duvarda
asılı takvimler olmasa, insanın yılın hangi mevsimde olduğunu
bilemeyecekti belki de.
Çünkü takvim Aralık-Ocak-Şubat aylarını gösteriyor ama, yıkanmış
katlanmış yazlıklar, kışlıklar gibi bir türlü sandıklara gardıroplara,
bohçalara girmiyor. Çünkü havalara güven yok.
Artık mevsimler karışmış iklimler değişmiş, laçkalaşmış, ısı 15
dercenin altına bir türlü düşmüyor. Tıpkı şimdiki toplum gibi, mevsimin
de, iklimin de ahlakî değer yargısı sıfır, mülevves pespaye ve rezil
olmuş.
Eskiden mevsimlerin de kendilerine göre özellikleri vardı. Örneğin, her
mevsimin kendisine özgü yetişen sebzesi ve meyvesi vardı.
Şimdi o özellikler kaybolmuş. Çarşıda pazarda satılan sebze ve meyveye
bakarak hangi mevsimde olduğumuzu tahmin dahi etmeniz mümkün değil.
Farzedin ki siz bir öğrencisiniz. Ve ben size soru yöneltiyorum. Kış sebzelerinden ikisini sayınız dersem,
cevap olarak:
-Domates, patlıcan diye cevap verirsiniz değil mi?.
Buyur bakalım, şimdi ne olacak! Çünkü, yazın sebzesini kışın dahi
manavda her an bulmanız mümkün.. Sera malı, mera malı ama, her neyse,
önemli olan her zaman bulunabilmesi.
İklimler böyle rasgele işlev sergilerse, doğada mevcut olan denge de
ister istemez bozulur. Bazen öylesine denge bozuluyor ki şaşar
kalırsınız.
Örneğin geçen kış, Nisan ayı başında havalar düzeldi diye sevinirken ay
ortasına doğru bir kar bastırdı ki hiç sormayın. Yine kar küreyenler
sokak sokak dolaşıp damlarda kar küreyerek günlük nafakalarını
sağlamışlardı.
Bakınız lafı uzata uzata nerelere getirdik, oysa bizim konumuz eski
kışlar ve kar idi. Tabii, yeri gelmişken damlarda toplanan kar, nasıl
temizlenir ve damlardan nasıl atılır, bari onu da size anlatalım.
Kar, yabancı bir ülkede dolar olur, mark olur “Turizm sektörü”
aracılığı ile Conilerin kasalarına para olarak servet olarak girer,
bizde ise yağan kar yollarımızı kapar, yarım yamalak çalışan iletişim
sistemimizi çalışamaz hale getirir, bizi milyarlarca lira zarara sokar.
İşte gelişmiş ülke ile gelişmekte olan ülke farkı. 50 yıldır bizi
uyutanlar utansın.
Kar her ne kadar bize zarar veriyorsa da Mardin’de birkaç uyanık iş
adamı bağlarında, bahçelerinde derin kuyular kazarak kar gömmekte ve
giömdükleri karı yazın sıcak aylarında kalıp kalıp keserek şehre
getirip satmaktadırlar. Mardin’de “meslece- gömülü kar” sahibi birkaç
kiş vardı. Bunların en kralı Latto Sıo idi.
Ramazan ayı Temmuz –Ağustos aylarına tesadüf ettiği yıllarda akşam
iftarda soğuk su içmek için, Latto Sıo’nun dükkânın önünde iftardan
önce kar kuyrukları uzar giderdi.
Akşam Rahmetli babam bir ipe bağlanmış 3 veyahut 4 kilo ağırlığında bir
kalıp karla eve gelirdi. O karı bir güzel temizler ve testinin içine
atardı. İftarda buz gibi su içerdik. İşte Mardin’lilerde yağan kardan
bu kadarcık bir menfaat sağlayabilmişlerdi.
Kar yağdığında kırık-çıkık olayları artardı. Karda kayıp ta elini, kolunu, ayağını burkanlar, kıranlar çoğalırdı.
Mardin’de hastanenin dışında kırık çıkık işine hiçbir ücret talep
etmeden tamamen Allah rızası için bakan Kosalli adında muhterem bir
beyefendi vardı.
Bu zat hiç kimseyi geri çevirmezdi. Kırık çıkığa bal ile kuyruk yağını
döğerek elde ettiği macunu bir beze sürerek sarar hastayı gönderirdi.
Bir hafta geçmeden hasta sapasağlam ayağa kalkar yürürdü.
Ona ulaşamayanlar Şehidiye mahallesinde oturan Abdülhailm Yücesoy’a giderlerdi. O da kırık çıkık işine bakardı.
O zamanlar hastane yeni inşa edilmiş, tek doktoru vardı. Ortopedi gibi
ne bir doktor nede servisi vardı. Vatandaş zor durumlarda kalınca
Diyarbakır’a giderdi.
Kış aylarında yağan kar bize çok pahalıya mal olurdu.Çünkü daracık
sokaklar damlardan atılan karlarla dolardı. Sokak diye bir şey
kalmazdı. Damlarla sokaklar ayni düzeye gelirlerdi. Ve bizler bir
yerden bir yere gitmek için damların üzerinde cirit atardık.
Kar yağdığında okullar tatile girerdi. Allah ne verdiyse. Bu tatil
bazen bir ayı dahi bulurdu. Çünkü yürüyecek yolumuz kalmıyordu.
Esnafın büyük bölümü dükkân açmazdı.
Şehirde zaten elektrik yok sayılırdı.Var da yok sayılır. Çünkü günde
birkaç saat yanar ve bir arıza ile giderdi, birkaç gün yine karanlıkta
kalarak işi geçiştirirdik.
Ekmekler şimdiki gibi fırınlardan günü birlik alınmazdı. Her aile en az
bir haftalık ekmeğini evinde yoğurtur fırına gönderir pişirtirdi. Öyle
çarşı ekmeği “sammun veyahut iğbeyz çakala” yı kimse evine sokmazdı.
Lüks gibi gelirdi. Ara sıra babam bize “ığbeyz çakala “ tırnaklı
ekmek-pide getirirdi pek hoşumuza giderdi. Yoksa evde hep “luvvaşat”
lara alışmışız. Veyahut “iğbeyz kavi” de tandırda pişirilen ve
kurutulan ipe dizilerek asılan, ıslatılarak yenen peksimet vardı.
Bu iki ekmek türünden gayrı ekmek tanımıyorduk. Bu açıdan babamın getirdiğ tırnaklı pide bize kurabiye gibi gelirdi.
İşte kış mensiminin en acı tararfı da kara çok davetiye çıkarmasıydı.
Çünkü yağan kar henüz yerden kalkmadan üzerine bir daha ve en az 50-60
santim kalınlığında kar bindirirdi. Ve bu kalın kar tabakası birkaç ay
yerden kalkmazdı.
Yukarıda anlattığım mevsim ve iklim değişikliği dejenerasyonu, her
nasılsa Mardin’de işlevini hakkıyla ve de büyük bir başarı ile
sürdürüyor.
Bizim anlatacağımız bu dejenerasyondan önceki, yani en az elli yıl önceki kışlar ve kar olayıdır.
Kış mevsimi konusunda Mardin’in bir özelliği var. Yılın aralık-ocak ve
şubat aylarında iliklerinize kadar işleyen kışın soğuğunu, ayazını ayak
ucunuzdan tepenize kadar, hissedersiniz.
Donlu ve donsuz karı da, kar fırtınasını da, sulu sepkenini de,
saçaklardan inen kandil kandil buz sarkıtlarını da, görsel olarak kâh
zevkle kâh nefretle izlersiniz.
Böylesi bir durumda, Madin’in yerli halkı, “kefelne min-il berd-soğuktan donduk” diyerek bezginliğini anlatır.
Öylesine sert kışlar geçerdi ki, yer altı dünyasının sakinlerinden
lağım fareleri(cardon) bile, açık helâlarda donarak yaşamlarını
yitirirlerdi.
Mardin’in yapı tarzını hepimiz biliriz. Kalınlığı bazen bir metreyi
geçen taş duvarlar. Dam olarak da ahşap direkler üzerine serilmiş
sürekli loğlanarak sıkıştırılan 40-50 cm.kalınlığında büyük toprak
kütlesi, tavanı yüksek odalar, eyvanlar, manzaralar, hıcreler ve
bağdadi kemerler, genellikle yalnız güneye açılan çift camlı
pencerelerden ibaret bir ikametgâh kolonisidir.
Ancak, bu yapı tarzının en önemli özelliği, Mardin evlerinin kışın
sıcak, yazın serin olmasıdır. Yalnız bu yapı tarzının ve bu binaların
tek bir sakıncası var. O da damların toprak oluşu idi.
Özellikle kışın damlarda uzun süre atılmadan bekletilen kar, için için
eriyerek, evlerin içine sızar, akar ve aile fertlerini rahatsız ederdi.
Akan damın altında oturmanın ne denli güç olduğunu ancak oturan bilir.
Bu sıkıntıyı yazarak veyahut söyleyerek anlatmak mümkün değildir.
Yaşamak gerek.
Kış mevsiminde yağan karın kalınlığı, bazen birkaç metreyi, bulduğu
olurdu. Genelde damlarda biriken bu karı, damlardan atmak için sezonluk
iş yapan bir sektör türemişti.
Eline bir kar küreği ile bir tokaç alan iri yapılı gençler, sokak sokak
dolaşarak “kar attıran yok mu” diye avaz avaz bağırır bu furyadan
nasiplerini almağa çalışırlardı.
Bu kişilerin, kepçesi düz, 40X40 veya 50 X 50 santim ebadında adi
ahşaptan yapılmış, sapı normal inşaat küreği uzunluğunda olan bir
kürekle(caruf), karı küreyip damlardan sokaklara atarlardı. İşte
Mardinlilerin cerefen dedikleri kar küreme olayı budur.
Caruf diye adlandırılan bu alet ayni zamanda Mardin’i sembolize eden
olaylar halkasının bir tanesidir. Caruf denen aleti kullanan kişiye de
cırraf denir.
Bu cırraf veya cerraf, carufu omzuna attığı gibi (ya sahbin-is-sok ya
mın yicrif istohu) damındaki karı attırmak isteyenlere sesleniyorum!..
Diyerek yüksek sesle sokak sokak dolaşır sebeplenirdi.
Tabii, damlarındaki karları attırmak isteyenler, evlerinin sokağa bakan
pencerelerinden veyahut avlunun kenarından cırraf’a seslenirlerdi. Ayak
üstü pazarlık başlardı. Önce ev sahibi cırraf’a sorardı:
-Beşket ticrif abuy (kaça kürüyorsun baba?) Cevap:-Canık tayyib ammo. (canın sağ olsun amca) der.
Ev sahibi adamın tipine bakar, güvenli gördüyse adama seslenir.
-Başır abuy başır, alla maik... (başla babam başla, Allah seninle
olsun) diyerek sonucu beklemeğe başlardı. Bütün pazarlık, işe başlatma
bu kadar çabuk ve pratik olurdu.
Çünkü cirraf’ta ve ev sahibi de asalet ve vicdanlı olduğu için
pazarlığa gerek kalmazdı. Karı küreyen kişi, hakkından fazlasını
istemez, buna iş yaptıran da, işi bildiği için işçinin hakkını asla
yemez, fazla verir ama hiçbir zaman eksik ödemede bulunmazdı.
İşin bitiminde işçi istediği parayı ev sahibinden alacağını bilir ve işini gayet sağlam, Allah’a yapar gibi yapardı.
Cırraf, karı küremiştir. Şamata olsun diye birkaç küreği de, nazının geçtiği yoldan geçen birkaç kişinin kafasına indirmiştir.
Kocaman bir kürek karı kafasına yiyen vatandaş, tatlı bir sitemle, kar’ı küreyene seslenir.
-Hop hop, hedi hedi... (hop, hop yavaş yavaş)Kar küreyen adam da,
-Ercül-afu, ma-araytuk babati.. (affedersin, seni görmedim babacığım)
diyerek işi tatlıya bağlar ve geçiştirir. Bu kar küreme işi saat 10-11
de başlamışsa en erken saat 13 veya 14 te biterdi.
Bunun arkasından damı loğlamak ve kenarlarını tokaçla sıkıştırmak kalıyordu. Onları da bitirdiğinde saat 16 yı bulurdu.
Mardinlinin asaleti bundan sonra başlardı.. İşçi, işini bitirip aşağıya
indiğinde ev sahibi işçiyi içeri alır. Ona gayet güzel bir sofra
hazırlamıştır. Allah ne verdiyse, kendi durumuna göre..
Bir güzel işçinin karnını doyurmuştur. İşçi iyice ısınmıştır, çayını,
kahvesini ve sigarasını içmiştir, yaptığı hizmet karşılığı istediği
parasını da almıştır.
Allah’a ısmarladık deyip gider, bir başkasının damındaki karları atmak
için pür neşe, daracık sokakların içinde kaybolur giderdi. Her zaman
düşünmüşüm ve nedenini de, bulamamışımdır.
Çocuk yaşlarımda idim. Babam ve annem , damı loğlatmak, kar attırmak,
bulgur çektirmek, şehriye kesmek için alet edevatları makinaları ile
eve çağırdıkları işçileri aileden biri gibi görürlerdi.
Babam onları bizimle birlikte sofraya oturtur onlara gereğinden fazla
saygı sevgi gösterirdi. Amcalarımın ve diğer komşularımızın evlerinde
de, gelen işçilere tıpkı babamla annemin yaptığı gibi aynı saygı ve
sevgiyi gösterdiklerine tanık oldum.
Bu olayı ve işçiye gösterilen saygıyı ileriki yıllarda merak icabı,
dolaştığım Türkiye’nin hiçbir şehrinde veya kasabasında görmedim ve
göremedim.
Bu asil hareketin nedenini hâlâ düşünüyor ve içim buruk buruk bir
nedenini bulamıyorum, en sonunda kendi kendime diyorum, “bu hâl, yalnız
ve yalnız Mardinlilere özgü bir davranıştır”. İnsana verilen değerin en
güzeli, en asili ve en faziletlisi, en üstünü işte budur.
Dileğim odur ki bu güzel haslet, bu harikulade seciye bizden sonraki
nesillerimize intikâl etsin. Onlarda bu güzel ahlâkla yetişip
Mardinliliklerini yitirmesinler.
Çünkü yıllar ikibinler hanesine doğru ilerledikçe toplum ahlâkının sürekli olarak değer yitirdiğini görmekteyiz.
Her nekadar karakterlerin, ahlâkın dejenere olmasının baş sorumlusu
olarak ekonomik sıkıntı ve kalabalık kentleşme gösterilse de, insanın
fıtratında şayet dejenere olmağa meyil yoksa, o kişinin ahlâkî
değerlerinde ve karakterinde herhangibir bozukluğun olması imkânsızdır.
İşte çocuklarımızdan ve torunlarımızdan beklediğimiz şey, bizden
gördükleri görgüyü, gelenek ve göreneği, örf,adet ve ananeyi, temiz
ahlâk ve seciyeyi büyük bir vakarla koruyup bir sonraki nesile
devretmeleridir.
Yüce Tanrı kış mevsimimizi kış, yazımızı da yaz yapsın ve hepimizi tüm kötülüklerden korusun..
Latif Öztürkatalay, İletişim Gazetesi
Bu makaleyi tavsiye et... | 23 02 2007 - Latif Öztürkatalay |  |  |
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 1389
|
- Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
- Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
- Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
- 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
- Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
|
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved Yazılarla İlişiki Seçenekleri |