|
Unesco kültür mirasına aday gösterilen bu kentimiz tarihi ve doğal güzellikleriyle olduğu kadar insanları ile de özel. Halen kültürel olgularını kaybetmemişler ve bu mirasa sonuna kadar sahip çıkıyorlar.
Mardin sokakları
Eşimle Mardin’e yolculuğumuz geceyarısı 01:00 ‘da otelimize varmamızla başladı. O saatte taksiye binmekten son derece tedirgindik. Otele vardığımızda görevli arkadaşlara güvenliği hakkında emin olmak için sorular sordum. Terör’den ve önyargılarımızdan bahsedince bize şöyle söylediler: “Asıl biz sizin için çok üzülüyoruz, 15 YTL için bizler adam öldürmeyiz böyle bir şeye tamah etmeyiz. Kapkaççılarınıza, tinercilere, trafik kazalarına ve ölüm korkusunu her sokağa çıktığınızda duymanıza çok üzülüyoruz”. Bunları söylerken de kendilerini televizyonlardan dinlediğimiz gibi, kulaktan dolma bilgileri gerçekmiş gibi düşünmemize çok darıldıklarını bildirdiler. O akşam personel arkadaşları kırdığımız için üzüldük.
Erdoba Konaklarının tarihi ve konforlu odalarında geçirdiğimiz geceden sonra sabah kahvaltımızı yapıp erkenden yollara koyulduk.
Otelimiz çarşıya yakın olduğundan esnafla sohbet etmek fırsatını hiç kaçırmadık. İlk durağımız Kuruyemişçi amcamızdan Karpuz Çekirdeği almak oldu. Bize ilk sorusu “burayı nasıl bilerek geldiniz” oldu. Biz terörden, PKK’dan bahsedince , biraz medya’ya olan sitemlerini, biraz da orada çekilen dizilerin onları yanlış tanıttıklarını anlattı. Türk bayraklarının altında Mardin’den gurur duyarak, miraslarına sahip çıkarak birbirlerine ne kadar bağlı olduklarını, etik değerlerini halen koruduklarını anlattı.
Kuruyemişçi Amcamız
Müslüman, Süryani, Hristiyan, Kürt, Arap hepsi birarada ve kardeşçe yaşıyorlar.
Sanırım onları kabullenemeyen bizleriz, onlar değil. (amca kuruyemişin parasını bizden misafir olduğumuzu söyleyerek almadı, onun konuşmasını dinlerken ağlamamak için kendimi zor tuttum ve bir kez daha düşüncelerimizden dolayı utanç duyduk.) Bizi dükkandan dualarla yolladı, “yine gelin, başım üstüne yeriniz var” diyerek.
İlk tarihi gezimizi DeyrulZafaran Manastırına yaptık. 4000 yıllık tarihini incelerken tüylerimiz diken diken oldu.


Bahçesinden uçsuz bucaksız topraklara bakarken içinizi sonsuz bir huzur kaplıyor. Etrafta çıt çıkmıyordu, güneşin taş yapılarla buluşması muhteşem ve mistik bir atmosfer yaratıyor. Asıl kilise harabeleri dağın tepesinde olmasına rağmen daha çok yer gezebilme heyecanı ile Mardin otogarından Midyat’a vardık. Midyat halkı malesef yol ve kilometreler konusunda bizi kazıklamaya çalıştı. Seyahate çıkmadan tüm bilgileri ulaşımları ile birlikte not aldığım için bilinçli bir şekilde hareket ettik. Fiyat ve yol bilgilerini Seyahat Rehberinde vereceğim.
Midyat evlerini Hasankeyf dolmuşumuz gelene kadar sadece 45 dk kadar gezebildik. Gezimizde hemen yanımıza yaklaşan Zeki kısa süreli turumuzda bize eşlik etti.

Zeki ve ben

çocukların eksik olmadığı midyat bakkaliyesi

yedi kiliseden biri

Restorasyonuna iki trilyon harcanan şahsa ait bir ev
Yolda birbirimizi tanımaya çalışırken birkaç Kürtçe kelime öğretti. Kendisi ayakkabı boyacılığı yapıp aynı zamanda okuyormuş, babasının Mor Gabriel Manastırında çalıştığını, süryani ve kürt arkadaşları ile dostluklarını anlattı. Bize taş evleri özenle ve içlerinde yaşayan şahıslarla birlikte tanıttı. Sıla dizisinin çekildiği evi, adını hatırlamadığım birkaç filmde kullanılan sokak ve evleri öncelikli olarak gösterdi. Sokak aralarında sohbet ettiğimiz birkaç insan dizilerin ve filmlerin orada çekilmesinden mutlulardı, onların tarihine önem verilip , yapıları çok beğeniliyordu. Fakat halen varmış gibi gösterilen berde, töre cinayetleri, ağalık sistemleri ve aşiretlerin 40 yıl öncesinde kaldığını ve artık bunlara tanınmak istemediklerini alatttılar.
Deyrulumur ( Mor Gabriel) manastırını vakit darlığından dolayı gezemedik malesef. Halen içerinde okul rahibeler ve papaz mevcutmuş.
Tura eşimle birlikte münferit olarak çıkmamızın bir sebebi ise sadece gezmek değil, gittiğimiz yerleri yöre insanı gibi yaşamak ve onlara iç içe olmaktı. Korkmadan, çekinmeden sizin de amacınız o insanlarla kucaklaşmak ise gerekli bilgileri edinip münferit gitmenizi tavsiye ederiz.
Midyat’tan Hasankeyf’e minibüsümüze binince, komik anlar yaşandı. Hemen hemen gördüğümüz bütün köylerde durduk. Onların aralarında kavgalarını, konuşmalarını, dertlerini, dinledik. Siz sormadan bile her Merhaba’ya tüm içlerini döküyorlar. Bize; “siz batılılar” diyorlar ayrı ülkelermişiz gibi. Hor görüldüklerini, kırıldıklarını anlatmak istiyorlar. Hepsi son derece misafirperver. Sizi 15 dk tanıdıktan sonra yemeğini, hatta evini paylaşabilir. Kürtçe konuşan da Arapça konuşan da bize merhaba, hoşgeldiniz diye selamlamada bulundular. Hatta kimi zaman bizi misafirleri kabul edip paylaşamadılar aralarında. Her dakika onların insanlığı ve inceliği karşında gözlerim dolu dolu gezdim. Hepsi pırıl pırıl insanlar, gençleri özellikle de kızları çok modernler. Yarım saat süren yolculuğumuzdan sonra Hasankeyfe ulaşabildik.

Dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım ama kelimelerim, fotoğraflar çok yetersiz olacaktır. Sular altında kalmadan mutlaka gezmelisiniz. 1. derece sit alanı olan ve asla yeri doldurulamayacak 5.000 hanenin bulunduğu bu zenginlik kültür ve uygarlıkların birleştiği bir rota. 15.000 yıllık bir geçmişe sahip. Kayaların doğal yapısı uygun olduğunda bütün yaşamlarını dağların içine yapmışlar. Ben Yüzüklerin Efendisi’nde sahnelenen kaya evlerine benzettim. Çok görkemli ve mistik görüntüye sahipler. Tepede kalesi var, eski darpane kaleye çok yakın, bazen çocuklar yağmurlu havalarda sikkeler ve küçük değerli eşyalar buluyorlarmış topraktan Dolaşırken garip bir sessizlik ve hava akımı olduğunu farkettik. Orayı solumanız, görmeniz lazım. Yaşayan halkı ile sohbetimizde 1970’ lere kadar halkın o mağaralarda yaşadıklarını 1. derece sit alanı ilan edilmesiyle terk etmek zorunda kaldılarını söylüyorlar. Halen bir aile, kaya evlerden birinde yaşamakta. 3 ay içinde evlerini boşaltmalarını gerektiğini söyleyerek vadinin karşı kıyısında onlara yer vereceklerini söylediler. Vadinin karşısına taşınmaktan dolayı mutlular, oturdukları bölge sit alanı ilan edildiği için yerleşik bir düzen kuramamışlar. Ama tarih ve kültür miraslarının sular altında kalacağına üzülüyorlar.
Geç olmadan tekrar minibüsümüze binip Midyat, oradan Mardin’e varıyoruz. Karnımız çok aç, bu yüzden Tijen İnaltong’un tavsiyesi üzerine Mardin yemeklerini yemek için Turistik Et Lokantasına gidiyoruz.
Kaburga Dolması, İşkembe dolması ve ismini hatırlayamadığım karışık bir tabak siparişi veriyoruz. Malesef, bayramlarda yapılan ve çok emek harcanan bu yemeklerini bitiremedik, hatta aç kalktık diyebilirim. Pek bizim damak tadımıza göre değilmiş. Ama emekleri ve sunumları için ellerinden öperim. Yemek sonrası adet olan Mırra içiyoruz, odun ateşinde pişiriliyor. Kahvenin defalarca kaynatılıp süzülmesi yani kahvenin özü 12 saat odun ateşinde pişiriliyor. Hazım amaçlı yemeklerden sonra fincanın dibinde acı olarak ve az miktarda ikram ediliyor. Fincanı masaya koymak bir nezaketsizlik olarak kabul ediliyor. Kahveye devam etmek istemiyorsanız baş hizanızda havaya kaldırıp sağa sola biraz sallıyorsunuz.
Akşam yemeğimizden sonra karanlık ve dar sokaklardan yürüyerek otelimize varıyoruz.
Malesef ertesi gün dönüş günümüz. Çantalarımızı toparlayıp otelimizden son bir Mardin manzarası fotoğrafı alıyoruz. Güneş pırıl pırıl ve otele bir sürü yeni misafir gelmiş. Bu sefer rotamız Mardin ve çevresi. Artık kendi memleketimiz gibi sokaklarda dolaşıyor herkese selam verip sohbet ediyoruz. Hatta hatır soracak kendimize birkaç esnaf edinmiş olarak .
İlk durağımız ‘Sabuncu’. 7 metrekarelik eski taştan dükkanında yurt dışına dahi ihracat yapıyor. Atalarının formülüne sahip çıkarak kostik kullanmadan , badem kabuklarını küllerinden, çıkan bademin yaşından, menengiç ve bıttım özlü sabunları var. Hepsini ayrı derde deva. Bize yeni çalışması olan ve üzerinde aylarca test edeceği “mahlepli sabunundan” bahsetti ve bir örnek gösterdi. Irak’tan gelen volkanik ponza taşları da yan ürün olarak mevcut. Yaptığı işi bize ayrıntıları ile anlattı çıktığı gazete küpürlerini gösterdi. Gidip görmeniz için sizlerle paylaşmayacağım
İkinci durağımız Suriye’den gelen Seylan çaylarından almak oldu, oradan bit pazarını gezip İstanbul’dan gelen “lif” isteklerini temin etmek oldu. Doğal malzemeden (sanırım kenevir lifi) yapılıyor ve sadece Mardin’e özgü banyo lifleri. Hemen aşağıdaki tıkırtılar bizi başka bir sokağa sürükledi. ‘Bakırcılar Çarşısı’ el işçilerinin ve kalay usta’larının halen varolduğu bir yer. Eski kararmış dükkanında, içerisindeki yoğun metal kokusuna karşılık 60 yıllık mesleğine gönül vermiş kalay ustası Davut Kalaycı ile tanıştık, çok güzel fotoğraf kareleri almamıza yardımcı oldu. Oğlu da kendisi gibi kalay ustalığını 25 yıldır yapan Özcan Şahin babasından sonra devam ettirebilecek tek insanmış.

Hemen karşı dükkanı ilgilimizi çekiyor ve bakır ustası Mahmut Özcan ile tatlı bir sohbet başlıyor. İki oğlunada bu güzel sanatı öğretmiş, “okuyor aynı zamanda harçlıklarını çıkartıyorlar” dedi. Tarihi dükkanın bir tarafında antika bakırlar satıyor. Eski hamam tasları, defleri, barut kutuları, manastır anahtarlıkları, çerçeve, aynalar İstanbul antikacılar çarşısını aratmayacak türden. İstanbul’dan bunları alıp giden çok müşterisi olduğunu söyledi. Mardin halkının msafirperver örneğini Mahmet bey’de sergiliyor ve illaki çayımı içmeden bırakmam diye hemen oracıktan iki tabure çıkartıyor. El işçiliği üzerine konuşuyoruz, Mardin üzerine konuşuyoruz, konu teröre gelince yüzleri değişiyor. Ama artık kimsenin bizi ikna etmesine gerek yok oranın güzel insanlarıyla kucaklaşmayı öğrendik. Mahmut bey ilkokula Papazın kızı ile birlikte gitmiş, “Papaz bana kızını emanet ederdi, el ele tutuşurduk” diyor, “din derslerinde öğretmenimiz isteyen dinleyebilir, isteyen çıkabilir dediği zaman hepimiz birbirimize saygı gösterirdik” diye ekledi. Yıllarca bulunduğu yere 200 metre olan kiliselere adımını atmamış, sebebi ise farklı dinlerden olan kardeşlerini rahatsız etmemek onlara saygısızlık etmemek düşüncesi ile, “şimdi değişti bizim çocuklar ziyaret ediyor arada” diyor.
Aralarındaki bu müthiş bağlılık, saygı, içtenlik karşısında her insanı tanıyışımızda ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. Kalbimizi sevgi ve huzur doldurarak yanlarından ayrılıp sebzelerin satıldığı pazar yerinden ilerlerken dikkatimi esmer ve pürüssüz tenli, mavi gözlü, beyaz uzun sakkalı, arap amca çekiyor.”Kaç yaşındasın” soruma önce bir düşünüyor sonra “yüz” diye cevap veriyor. Ama esnaf “daha fazla aslında, bilmiyor yaşını” diye de ekliyor, aklı gayet yerinde ayakta güçlükle durmuyor, alışverişini yaparken fotoğrafını çekebilmek için izin istiyoruz, dimdik duruyor karşımızda.
Eşim üş beş kare alırken bende esnaftan 27 çocuğu 4 hanımı olduğunu öğreniyorum. Maşallah demeden kendimizi alamıyoruz. Mardin tarihi postanesi’ne vardığımızda muhteşem taş yapı bizi karşılıyor.
Kapıda duran memurlara tarihi hakkında yardımcı olmaları rica ediyoruz. İlk olarak bir ermeni mimarın inşaa ettiğini ve uzun bir süre konut olarak kullanıldığını söylüyor. Fotoğraf çekerken diğer memur arkadaşlar geliyor ve sohbete başlıyoruz. Konu malesef İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince aynı oluyor. Hepsinin batılı insanlardan bir yarası var. Hor görülmüşler, kaba davranılmışlar ve çok incinmişler. Bir memur kürt olduğunu, Mardin’de doğduğunu ve Türk bayrağının altında gururla çalıştığını söylüyor. “Bu ülkenin ekmeğini yiyorum ben Türküm ülkeme ihanet edebilirmiyim” diyor. Cahil kesimlerin sorunlarından konuşuyoruz, köylerinin boşaltıldığından, yol, su, elektrikleri olmadığından, hayatlarında televizyon dahi görmediklerini anlatınca yaşadığımız şehir ile arasındaki uçurumu aklımız almakta güçlük çekiyor. Televizyonda haberlerde izlediğimiz ve bazen sıkılıp kanal değiştirdiğimiz insanlara bu kadar yakın olmak hele de onların gerçek olduğunu kabullenmek bizi çok üzüyor. Kırsal kesimdeki insanların cahillikten yokluktan bu yollara sürüklendiğini ekliyor ve onlara olan nefretlerinden bahsediyorlar. Mardin’de böyle birşey olması imkansız diyorlar. “Ben yapmak istesem arkadaşım karşı çıkar o çıkmasa komşularım yoldan döndürür” diyorlar, hepsi birbirine inanılmaz bağlı, Mardinimiz diye bahsediyorlar. Ayrılma vakti malesef, Diyarbakır otobüsümüze binip uçağımıza gitmek üzere yola çıkıyoruz. Mardin’li dostlarımız Diyarbakır’da dikkatli olmamız konusunda bizi çok uyarıyorlar, fotoğraf makinamızı dahi çantadan çıkartmamamızı istiyorlar. Onların uyarısına kulak verip hiç dolaşmadan havaalanına geçiyoruz ve ne demek istediklerini çok iyi anlıyoruz. Döndüğümüz andan beri yüreğimizde dilimizde Mardin var. Tavsiyemiz biraz macerayı seviyorsanız tur ile gitmeyin, elinize harita bile almanıza gerek yok, iyi de almamışız diyoruz çünkü her yol sorduğumuz insandan bir anı ekledik yolculuğumuza, hepsinden birşey öğrendik. Zaman sıkıntımızın olmaması çok güzeldi, rahatça çaylarını içip dost olduk.
Tekrar gittiğimiz zaman kapısını çalacak tanıdıklarımız var hepsi bizleri ağırlamak için seferber oluyorlar. En kısa zamanda tekrar gideceğiz. Yazının son cümlelerini yazarken bile gözlerim doluyor, KORKMAYIN , GİDİN ASLA PİŞMAN OLMAYACAKSINIZ!

Sevgiler,
Hande Kılıç
Bu makaleyi tavsiye et... | 07 12 2006 - Hande Kılıç |  |  |
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 2281
|
- Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
- Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
- Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
- 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
- Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
|
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |