|
Güvenlik zaafının sebepleri |
Malatya'da işlenen cinayetin "güvenlik", "politik" ve "psiko-sosyal" olmak üzere üç boyutundan söz edebiliriz. Bu üç boyut da önemlidir ve her biri üzerinde dikkatli bir biçimde durmak gerekir.
Önce şunun altını çizelim: Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetleri gibi Malatya'da işlenen cinayetlerde de birinci derecede rol oynayan bir "örgüt" olduğu kanısında değilim. Hrant Dink cinayetiyle ilgili yazdığım yazıda işaret etmeye çalıştığım gibi, Türkiye'de bazı politik gelişmelere karşı gelişen/geliştirilen bir "öfke" var; bu "öfke" belli bir iklimde imalat sürecine tabi tutularak "nefret"e dönüşüyor. Sonra nefret yüklenen insanlar -özellikle 17-20 yaş arası ve milli/milliyetçi eğilimleri yüksek gençler-, "durumdan vazife çıkararak" birtakım "infazlar"da bulunuyorlar. Eğer "komplo veya iç ve dış birtakım odakların amaçlı provokasyonları"ndan söz edilecekse -ki elbette söz edilebilir-, bunu eylemleri gerçekleştiren "son halka failler"de değil, "geliştirilen politik nefreti bir imalat süreci içinde nefrete dönüştüren kesim ve çevreler"de aramak gerekir. Bu konu üzerinde pazartesi günü durmaya çalışacağım.
"Güvenlik zaafı" dediğimiz fenomenin bu anlattıklarımla ilgili olduğunu söylemek mümkün. Hiç kuşkusuz güvenlik kuvvetleri, vukuundan önce bir olayı istihbar edip önlemekle yükümlüdürler, bunun için vardırlar. Ortada "istisnai" sayılabilecek "rutin dışı" bir durum yoksa, esas itibarıyla güvenlik kuvvetleri ve birimleri bu görevi yerine getirmek için azami gayret sarf ederler. Nitekim son günlerde büyük kentlerde eylem yapmayı hedeflemiş birkaç olayı vukuundan önce önleyip büyük bir facianın önüne geçtiler. Terör konusunda güvenlik kuvvetleri önemli tecrübe kazanmışlardır. Bu, elbette güvenlik kuvvetlerinin hiç hata işlemedikleri, görevlerini hiç ihmal etmedikleri veya bazen "rutin dışı"na çıkmadıkları anlamına gelmez. Ancak bu, istisnai bir durumdur.
Hrant Dink cinayetinde birtakım önemli bilgilerin önceden istihbar edildiği, bazı mekanlarda bundan söz edildiği ve hatta Emniyet'in bazı birimlerinin bilgilendirildiği, en azından uyarıldığı doğrudur. Buna rağmen Emniyet'in gerekli tedbirleri almamış olması -eğer ortada bir kasıt yoksa- büyük bir kusur vardır. Benzer bir kusuru Malatya olayında da tespit edebiliriz. Fakat ortada ciddi bir kusur veya bir zafiyet olsa da, anlaşılır/izah edilebilir bir yan var ki, bence itiraf etmediği ve kabullenmediği halde emniyet birimlerini yanılgıya düşüren nokta da budur.
Benim olaylardan anladığıma göre -ki beni bu kanaate götüren salt politik ve psikolojik-sosyolojik faktörlerin bu cinayet ve suikastlarda birinci derecede rol oynamasıdır-, güvenlik kuvvetleri -jandarma ve emniyet- büyük ölçüde kendilerini geleneksel modellere göre konumlandırmış örgütlere ve örgütlerin faaliyet biçimlerine göre eğitmişlerdir. Temel kabulleri şudur: Eğer ortada adi bir suç veya cinayet söz konusu değilse, bir örgüt ve örgütlü eylem biçimleri vardır. Örgütler, belli zamanlarda ve belli politik amaçları gerçekleştirmek üzere stratejiler geliştirirler, sonra bunları tahakkuk ettirmek üzere eylemler planlar ve icraata dökerler. Kısaca hedef "örgütler"dir.
Oysa son üç olay (Rahip Santoro, Hrant Dink ve Malatya cinayetleri) "örgütsel cinayet ve eylemler"den çok, küçük ölçekli, özerk ve biraz da spontane "yapılanmalar"ı akla getirmektedirler. Bu yapılanmalar merkezî komuta veya yönlendirme ile hareket etmiyorlar, geçmişleri pek eskiye dayanmaz; politik konjonktürün ürettiği gerilime paralel olarak oluşur ve yerine göre "durumdan vazife" çıkararak eylem tasarlar veya "iş başa düştü" mantığıyla "infaz"a geçerler. Eylem ve infaz kararı kendilerinden çıktığı için amatördürler de, kolayca yakalanıyorlar. Hassasiyetleri belli bazı şehirlerimizde bu türden yapılanmalar giderek artmaktadır. Hiç kuşkusuz örgütler vardır ve onlar klasik usulde çalışıyor; ama son üç olay, yepyeni bir fenomenle karşı karşıya bulunduğumuzu ima ediyor.
Bu makaleyi tavsiye et... | 21 04 2007 - Ali Bulaç |  |  |
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 256
|
- Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
- Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
- Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
- 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
- Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
|
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved Yazılarla İlişiki Seçenekleri |
|
Son Güncelleme ( 21 04 2007 )
|
“
Baba tarafından Mardin'liyim bu yüzden kendimi her zaman aslen Mardinli saydım (gül yüzünü hiç görmesem bile Mardinin). Zaman zaman ben de aynı şeyleri duydum "Hiç Mardinliye benzemiyorsunuz" diye.
Denildiği gibi Mardinlileri kara kuru, esmer, Türkçe konuşmayı bilmeyen ya da kötü işler çeviren, karanlık tipler olarak gördükleri için. Keşke bu izlenimi tek bir çırpıda değiştirebilseydik. Ama zamanla değişecek bunlar. Zamanla ve bizlerin utanmadan sıkılmadan "Mardinliyim" diyebilmemiz sayesinde değişecek.
Bir de özellikle Mardinlilerin etnik kökenimi sorgulanmasına da kızıyorum ben, tamam belki hemşerisini daha yakından tanımak için bunu yapıyor olabilir ama ben bu sorgulamaya hep karşı çıktım. Bana "Kürtmüsün, Arapmısın?" diye her sorduklarında onları utandırmak için "Süryaniyim" dedim. Aslen Arap kökenli olmama rağmen hiçbir zaman bunu övünülecek ya da utanılacak bir şey olarak görmedim. Ben Türkiyede yaşıyorum ve özbe öz Türküm. Önce "insan" olmakla övünüyorum, sonra diğer kimliklerimle gerekirse övünüyorum :)
Herkese sevgiler, saygılar.
Oğuz Gülveay, Mardin Dostu
”