Skip to content
Avrupa'nın en büyük fotoğraf kulübü Flickr'da Mardin
Buradasınız:
En Çok Okunan Yazılar
Mardin'de Kız İsteme - Söz Kesme Nişan - Düğün PDF Yazdır E-Posta
Yazar Latif Öztürkatalay   
12 03 2007

Dünyamızda yaşayan ve yuva kurmak suretiyle üremeleri öngörülen canlı varlıklar içerisinde ilk sırayı hiç kuşku yok ki, İnsan almaktadır.

Bir erkek ve bir dişiden oluşan çift, kurduğu yuvada yaşamını sürdürmekte ve üremektedir. Bu işlevlerini yerine getirirken öncelikle bulunduğu yörenin ve sonra birlikte yaşadığı toplumun örf ve adetlerine, gelenek ve göreneklerine uymak zorundadır.


Klan döneminden bugüne kadar gelen insanların evlenip yuva kurmaları zaman süreci içerisinde demokratik düzene gelinceye kadar şekillenmiş ve en son olarak, evlenen karı ve kocanın her türlü hak ve hukukları yasalarla korunarak düzene sokulmuştur.

Ancak, her ne hikmetse gelin-kaynana”hame- kınne” çekişmesi ise, bir türlü bitmek nedir bilmemiş ve zaman içerisinde belki de gid gide daha da sivrilmiş, veyahut daha da ağırlaşmıştır.

Gelin kaynana çekişmesi kesintisiz olarak zamanımıza kadar bütün haşmeti ve azametiyle süregelmiştir.

Açık söylemek gerekirse, dünya kuruldu kurulalı GELİN-KAYNANA kavgası, alabildiğine devam etmiş bilinçsiz olarak, dur durak bilmeden bize kadar ulaşmıştır.

Gelin-kaynana kavgaları, klişeleşmiş anlamsız olaylar yumağı olarak toplumların her kesiminde ilden ile, kasabadan kasabaya, köyden köye her ne kadar bazı farklılıklar gösteriyorsa da, bu anlamsız kavgalar üç aşağı beş yukarı, hep aynı şekilde ve aynı biçimde ve tarz da ve de ayni gerekçelerle iki tarafın zıtlaşması ile sürdürülmüştür.

Gelin-kaynana zıtlaşmasının temelinde yatan gerçek, her iki tarafın adalet ölçüsünü, insaf ve merhameti, örf/adet, gelenek ve görenekleri bir yana iterek, kendi egolarının tutsağı olarak, her konuda haklı olduklarını kanıtlamak ve üste çıkma isteklerinden kaynaklanmaktadır.

Bütün benliğini kapris ve kıskançlığın güdümüne tutsak eden kaynana diye nitelendirilen oğlan anası, kaynana konumuna gelmeden önce herkes tarafından her konuda normal düşünen, gerektiğinde danışılan, öğütleri dinlenen saygın bir kişi olarak kabul ediliyorken, kaynana olduktan sonra, geline karşı gösterdiği tavırlar nedeniyle saygınlığına gölge düşürür, danışılmayan, sözlerine güvenilmeyen, kavgacı, gelin düşmanı bir canavar gibi nitelendirilerek itibar kaybına uğramaktadır.

Geline göre Kaynana, gelin tarafından mağdur edilmiş, her nevi hak ve yetkileri elinden alınmış, herkese haklı olduğunu ısrarla kabul ettirmeye çalışan ruhsal dengesi bozuk, sinirleri felç olmuş, agresif bir tip olarak tanımlanmaktadır.

Kaynanaya göre gelin ise, bir an olsun boş durmayan, kaynanayı çatlatacak derecede türlü çeşitli melanet üreterek ortalığı toza dumana boğmayı pek de güzel beceren, bir sırtlan olarak nitelendirilmektedir.

Kaynana açısından gelin, molla pabucu kadar uzun olan dilini olabildiğince uzatarak lafınızı ağzınıza tıkamasını bilen uyanık, laf ebesi, geveze, zevzek birisi olarak gösterilmektedir.

Bu ahval ve şerait altında gelin-kaynana birbirlerini yerken altta kalan damat bu çekişmenin bedelini çok ağır ödemek durumunda kalmaktadır.

Damadın ne durumda olduğu ne gelini ve ne de kaynanayı hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. Atalarımız boşuna bu konuya uyan birde ata sözü üretmişler.

Atalarımız "keskin sirke küpüne zarar verir" demişler ama, gelin-kaynana kavgalarında meydana gelen her nevi maddî ve manevî hasarı-zararı esefle belirteyim ki, onların yerine zavallı damat çekmektedir.

Yani, Kaynana ve gelinin bu olağanüstü tepişmesinin faturası ne yazık ki, her olayda olduğu gibi bu tür sürtüşmelerden uzak kalan, olası kavgalarla hiçbir ilgisi ve bilgisi olmayan "alavere dalavere Kürt Memet nöbete" olayında olduğu gibi “olayla ilgisi bilgisi olmayan yani “ğır u ğafıl- " durumunda kalan damada çıkarılmaktadır.

Zavallı damat "ye veleed aleyk"!.. Sanki bir ELMA gibi mübarek. Elmanın tamamı öz annesine veya başka bir deyişle Kaynana hazretlerine ait iken, dışarıdan gelen yedi yabancı bir kaşık düşmanı el kızı, bunun en az yarısına sahiplenmek istemektedir. “Di gel alo çatlama” Yok yarısı yetmez, tamamı olsun diyerek uyanık kaynanaya rağmen, ortalığa pislik atmaya başlar.

Sormazlar mı adama, "kımmete bıçi-külahın kaça" diye. Yedirirler mi adama?

Gelin tarafından elde edilen bu haksız kazanımdan doğan sahiplenmenin kaynana tarafından bir türlü sindirilemez oluşu, gelin ile kaynana arasında meydana gelen kavgalara zemin oluşturmakta ve televizyonda ibretle seyretmekte olduğumuz Meksika dizileri gibi ömür boyu sürüp gitmektedir.

Bu bitmeyen kavga illetine yakalanan gelin ve kaynana, birbirlerini iğnelemek, aşağılamak, rahatsız etmek için zihinlerini zorlayarak, hiciv edebiyatına birçok dörtlükler kazandırmışlardır. Gelinin, kaynanaya sataşmak için şiire döktüğü,



EVE SERDİM KİLİMİ

TUT KAYNANA DİLİNİ

AKŞAM OĞLUN GELENDE

KIRAR KAMBUR BELİNİ

dizelerini tespih çeker gibi bazen sesli bazen sessiz bir biçimde akşama kadar mırıldanarak kaynanasının asabını bozmaya, sinirlendirip onu yanlış şeyler yapmağa adeta zorladığına tanık olursunuz.

Gelinin sitemini ister istemez duyan veyahut hisseden kaynana da hiç boş durur mu? Karşı taarruza geçerek,

DAM BAŞINDA YATIYOR

YEL YORGANI ATIYOR

ÖTE VAR KURU GELİN

KEMİKLERİN BATIYOR

gibi dizelerle gelini iğnelemeğe çalışır. İş bununla kalsa yine iyi. Ama her iki taraf da birbirlerini kızdırmak için bir sürü atasözleri ve vecizelerle olabildiğince “sinir savaşını” yıl, üç yüz altmış beş gün, bıkmadan usanmadan bu çekişmeyi – atışmayı sürdürürler.

İşin en tehlikeli yanı ise, bu sinir savaşının kronikleşerek ileride “dünür savaşı” na dönüşmesidir.

Geline karşı amansız bir iç savaş açan o çürük dişli, cadı kaynana, kendisinin de geçmişte gelin olduğunu hiç hesaba katmamadan dur durak bilmeden boyuna gelin aleyhinde slogan üretmek için zihnini beynini zorlayarak “Yeni gelininin gözü kör olur” veyahut “Kadın var basbayağı, kadın var ev dayağı” gibi vecizeler yaratarak gelini kızdırmaya çalıştığını görürsünüz.

Yalnız dünyadaki tüm kaynanaların tamamı kötü değildir herhalde. İçlerinde iyi olanları da vardır, iyi yörede yetişeni de.

Örneğin, Dünya küresi üzerinde gelmiş geçmiş ve gelecek kaynanaların en yumuşağının ve en uyumlusunun MARDİN’ de yetiştiğini gönül rahatlığı ile size söyleyebilirim.

Gelin-kaynana ikilisinin gözle görülen uyumlarının nereden kaynaklandığını kesin olarak bilmiyorum ama, kanımca bu özellik, Mardin’in, tarihi İpek yolunun üzerinde oluşunun kazandırdığı yenilikler ile asırlarca kuşatmalarla, talanlarla, istilalarla, savaşlarla uğraşmasından dolayı gelin-kaynananın çekişmek için zaman bulamaması sonucu yumuşak bir imaj vermek zorunda kalmalarının bir sonucu olsa gerek diye düşünüyorum.

Ama ne olursa olsun, "If-ne mın iş şuni buni-bırakın onu bunu", gerçek şu ki; Mardinli kaynanalar gerçekten gelinle en iyi anlaşan cinsten saygıdeğer annelerdir.

Kaynanası ile birlikte oturan ve ayni evi paylaşan bir gelinin yüzde yüz mutluluğundan söz etmek mümkün değildir. Ama, Mardinli gelin her türlü eziyete, cefaya rağmen gelinler içerisinde kaynanaya yüksek bir tahammül göstererek birlikte yaşamayı başarmıştır.

Dünyada kaynanası olan bir gelinin mutluluğundan söz etmek olası değildir. Kaynana, geline yakın olsa da uzak olsa da bu hal değişmez.

Dünyada bir tek gelinin mutluluğundan söz edilir. Kim diye merak ediyorsunuz değil mi?.. Söyleyeyim. 0 bir numaralı gelin HAVVA ANAMIZ’ dır. Zira Hazreti Ademin annesi yoktu.

Her ne kadar kaynanalar bilerek veya bilmeyerek, haklı veya haksız olarak taşlanıyorlarsa da, Mardin’de kaynanaya düşman kesimi tarafından fazlaca saldırı olmamakta ve arzu edilenden fazla saygı duyulmakta olduğunu belirtmek isterim.

İşin anlaşılması zor yanı ise, Mardin'de kaynanaya HAME denmesidir. Çünkü, Hame kelimesinin bir iyi bir de kötü anlamı vardır. İyi olanı himayeden türeyen ve koruyucu anlamına gelen Hame'dir. Kötü anlamı ise, kuyu diplerinde toplanan çamur- balçık Hame adını alır.

Kaynana işleri sessiz sedasız, gürültüsüz, patırtısız götürüyorsa gelinin koruyucusu olarak himaye eden anlamına gelen HAME adıyla anılmakta, bunun tersini yapan kaynanaya da "çamur" sıfatı uygun görülerek ona göre itibar görmektedir. Kayınbaba da himaye eden baba anlamında, HAMÜ diye adlandırılmaktadır.

İster Hame, isterse Hamü o1sun, her ikisi de himayeden türemiş iki kelimedir. Anlayacağınız, himaye eden, koruyan demek oluyor.

Bu koruyucular kimi koruyorlar acaba, diye soracak olursanız, tabii ki GELİN hanımı koruyorlar cevabını alırsınız. Herhalde, Cımmo’nın karısı Sılto’yu korumuyorlar değil mi efendim,.

Yeri gelmişken birde ”kuma”dan yani, Zırra’dan bahsedeyim. Hamu ve Hame nasıl koruma ile ilgili ise Zırra’da zarar verme işi ile ilgilidir. Bunun böyle olduğunu pek düşünen olmaz. Ama doğrusu budur. Mardinli ne de güzel. bulmuş Kuma’nın karşılığını. Zırra”zarar veren” olarak adlandırmış.

İşte Mardinlinin inceliği burada yatıyor. Öyle ya. Kuma gerçekten, ilk eş olan bayana her bakımdan zarar veriyor. Kuma aslında anlamsız bir kelimedir ve nereden türediği de belli değildir.

Ama ZIRRA dedin mi, cük oturuyor. Allah cümle hanımlarımızı zırra’ lardan korusun.

Efendim, bu yazı dizimizde size Mardin’de KIZ İSTEME-NİŞAN veya (ŞERBET) Nikâh ve DÜĞÜN merasimlerinin nasıl yapıldığını, kimlere ne gibi görevler düştüğünü, ailelerin bu konudaki davranışları ile neden böylesine şartlı, şurtlu, adaplı, erkanlı merasimlere yöneldiklerini bir bir anlatacağım.

Bu yazı dizisinden sıkılacağınızı tahmin etmiyorum. Zira, Mardin’deki kız isteme, nişan, düğün gibi merasimlerin nasıl yapıldıklarını hepinizin merak ettiğini hisseder gibiyim.

Dünyanın dört bir yanında “yuva kurmak” belli başlı birkaç kurala bağlıdır. Toplumun kültür düzeyi, çağdaş, gelişmiş veya az gelişmiş olsa bile, bu prensipler, bu merasimler üç aşağı beş yukarı hep aynidir ve biri diğerine az çok benzemektedir.

Özellikle Türkiye’mizde, ev kurma işlevi, her yörenin, Örf-Adet, Anane, Gelenek ve Göreneklerine göre şekillenir. Mardin’de bu işlev, tüm yörelerimizin gelenek ve göreneklerinin birer hülâsasıdır diyebilirim.

Mardin’li bu Gelenek ve Görenekleri bir güzel analiz etmiş, kendisine yarayan ve mantıklı olanı almış, gerisine pek itibar etmemiştir.

Bazı yörelerimizde “ev kurma” konusunda hâlâ uygulanan, yürürlükte olan öylesine mantıksız gelenek ve görenekler var ki şaşar kalırsınız.

21 asıra adım attığımız şu günlerde, fezada uydular cirit atarken, bilgisayarla her türlü hizmetin görüldüğü bir devirde böylesine garip ve insanın kabul edemeyeceği tarzda mantıksız göreneklerin kabul görmesi insana hüzün ve üzüntü veriyor.

Dilerseniz bu garipsediğimiz törelerden bir kaçını sırf spor olsun diye birlikte görelim.

Maksadımız bu mantık dışı olan töreleri uygulayan yörelerimizi aşağılamak veyahut onların onurları ile oynamak değildir. Sadece 21. asırda ülkemizde hâlâ böylesi ilkel törelerin bulunabileceğini belirtmek içindir.

Yörelerimizin birinde gelinlik kızları olan aileler, evlerinin damının sokaktan gözükecek bir yerine, boş bir şişeyi kıç üstü oturturlar. Bu boş şişe, o evde evliliğe hazır bir gelin adayının mevcut olduğunu ve isteyenin bu kızı istemeğe gelebileceğini belirtmek içinmiş.

Şayet bu boş şişe dama tepesi üstü oturtulmuşsa, o evde dul ve evlenmek arzusunda olan bir bayanın var olduğunu belirtirmiş.

Daha başka bir beldemizde de, arzu ettiği kızı uygun bulmayıp istemeğe gitmeyen ana ve babasına isyan ettiğini belirtmek isteyen delikanlının, anasının ayakkabısını kapının eşiğine çivilediğini, veya sofraya gelen pilâvın ortasına kaşık diktiğini görürüz.

Bu tarz hareketler, bir Mardinli için hiç bir anlam ifade etmemektedir. 0 en doğru ve mantıklı yolu seçmiş ve o yolda devam etmektedir.

Önce size Mardinlilerin evlilik konusundaki fikir ve düşünce tarzlarından bahsedeyim.

Genel olarak, bir Mardinli, ileride boşanırım veya boşanabilirim düşüncesiy1e asla evlilik girişiminde bulunmaz.

Mardinli kadın olsun erkek olsun, evliliği kutsal, iyisiyle, kötüsüyle, tatlısıyla, acısıyla, sevinciyle, kederiyle, taaa mezara kadar, eşlerin birlikteliklerinin sürebileceği bir kurum olarak görür.

Bu düşünce ile yola çıkan Mardinli, bu işi tek başına asla yapmaz. Mutlaka yanına iki garantör aile olarak kendi ailesi ile gelinin ailesini birlikte sürükler.

Şimdi Mardinlilerin evlilik konusunu nasıl bir dantel iş1er gibi, bir inci dizer gibi, her taşı yerine oturtmak suretiyle sağlam bir temele dayandırarak nasıl yuva kurduklarını görelim.

Tabii birlikte yapılan bu tarz hareketten, sonuçta evlenen çift te, onları evlendiren iki aile de kazançlı çıkmaktadır.

Çünkü eşler arasında çıkabilecek en ufak bir zırıltıda, GARANTOR DEVLETLER (kızın ailesi ile oğlanın ailesi) hemen işe el atarlar, haklı, haksız tespit edilir, kulak çekilecekse çekilir, azarlanacak birisi varsa azarlanır, her iki tarafa AYN HAMRA Ü vinç MAFI- ihtar, tekdir gibi sözlü cezalar verilerek sonuçta evlilik kurumunun eskisi gibi sürdürülmesi sağlanır.

Bu kadar sağlam bir temele dayandırılan bir yuvanın yıkılmasının ne kadar zor olduğunu belirtmeme gerek yoktur sanırım?

Namusla ilgili ekstradan fevkalade, aşırı kumar, alkole uyuşturucuya bağımlılık, yüz kızartıcı fiil, gibi zorlayıcı sebepler olmadıktan sonra, hiç bir Mardinli eşinden boşanmak suretiyle yuvasını dağıtmaz.

Hiç dikkatinizi çekti mi?. Boşanmış bir Mardinli tanıyor musunuz? Hele bir hafızanızı zorlayınız? Belki bir veya iki aile sayabileceksiniz, veyahut ta hiçbir aile.

İşte bunun nedeni, en başta Mardinlinin evlilik konusuna verdiği önemden ve hassasiyetten dolayıdır. Ayni zamanda mantıksal törelerine olan bağlılığından ileri gelmektedir.

Şayet günün birinde boşanmış bir Mardinliye rastlarsanız, neden boşandığını hiç kimseye sakın sormayın. Neden boşandığını size anlatayım.

Boşayan veyahut boşanan kişi kesinlikle, “KENDİN PİŞİR KENDİN YE” usulü bir evlilik yapmıştır.

Yani sokakta bulmuş, anne ve babasının bilgisi dışında anlaşmış, karşı taraf ta, aynı minval üzere hareket etmiş ve bir kalemde GARANTOR AİLELERİ ortadan kaldırarak topal bir evlilik yapmıştır.

Eşler arasındaki kavgalarda araya girecek, olaya el koyacak, yangını söndürecek kimse yoksa, anlaşamayan çiftler “Kendin pişir kendin ye” usulüyle evlendiklerinden bu evliliğe son verirken "kendim ettim kendim buldum" türküsü söyleyerek yuvalarını dağıtırlar.

Bu tür olaylar klinik olaylardır. Çok ender rastlanır. Şahsen ben eşinden boşanmış bir Mardinliye hiç rastlamadım, boşananı duymadım ve bilmiyorum.

Ayrıca Mardinliler arasında boşanmaların olmayışı, gerek Mardinli hanımların ve gerekse erkeklerin evlilik konusunda çok iyi yetiştirilmiş olmalarından da kaynaklanmaktadır.

Mardinli kadın, dörtdörtlük bir ev hanımı, tek kelime ile bir hanımefendidir. Mardinli ev hanımı, evinin, mutlak hakimidir. Ayni zamanda yuvasının hem Genel Müdürü hem de odacısıdır.

Eşi, çocukları ve ailesi o’nun için birer tutkudur. Mardinli kadın, zekidir, akıllıdır, fedakârdır, toleranslıdır, hamarattır, el becerisi çoktur, yuvasının esiri ve koruyucu meleğidir.

Bu olağanüstü yetenekleri ile kocasını öylesine bir bağlar ki, japon yapıştırıcıdan daha kuvvetli, kopması mümkün değildir.

Mardinli kadın, cesur, yaratıcı ve yapıcı bir zekaya sahiptir. İster tahsilli olsun, isterse olmasın, hiç okuma yazması olmasın bu özellikler hiç değişmez ve her Mardinli kadında mevcuttur.

Eğer Mardinliler arasında boşanmalar ve ayrılmalar olmuyorsa bunun tek etkeni Mardinli kadının olgunluğudur. Kadın, bu olgunluğu sonucu erkeğini evine bağlar. Her yükselen bir Mardinlinin arkasında mutlaka karısı vardır.

Mardin kadını mükemmeldir de, Mardin erkeği mükemmel değil midir yani? Olur mu öyle şey. Mardinli erkek te eşinden aşağı kalmayan özellikler taşıyan harikalar yaratan bir aile babasıdır.

Mardinli erkeklerin büyük bir bölümünün her haliyle mükemmel olduğunu, arada bir canavarlaşmış erkeklerimizin de tek tük var olduğunu da üzülerek belirtmeliyiz.

Mükemmel olan erkeğe bir diyeceğimiz yoktur ama, canavar olan erkek , eşinin bu yüceliği karşısında evde, haza kedi gibi, kedi de ne demek, pisi pisidir mübarek. İcabında kazaen bir halt karıştırsa, bu Canavar erkek, yaptığı rezilliği eşi duymasın diye kim bilir neleri feda etmez ki.

Tabii bu zatlar Mardin erkeklerinin toplam sayısı içerisinde devede tüy bile olamazlar. Zaten nesli tükenen cinsten şeyler. Belli bir yaştan sonra iğne yemiş balon gibi, fisss diye söner giderler ve O akıllı, zeki kadının eline düşerler. Tıpkı kapana kısılan fare gibi. Tabii bu tür kişiler hem çok azınlıkta ve hem de ender rastlanan cinsten dengesi bozuk kişilerdir.

Mardinli kadın erkeğinin her açıdan performansını diri tutmak için genellikle keyfe keder eyleme girer ve afaki olarak da, kocasından şikayetçi olur.

Bu şikayet bir nevi nazlanma,"ben buradayım arkadaş" der gibi bir duygu ile veyahut dağınık olduğunu zannettiği dikkatini bir noktaya odaklamak için şikayet ediyor sanki. Bu tür şikayet İnsana pek ciddi bir görünüm vermiyor hani.

Şikayetçi bayana, şikayet ettiği konuları sorduğunuzda da, ondan aklı başında mantıklı bir cevap alamazsınız. Zira o da, sırf spor olsun diye öylesine şikayet ettiğinden neden şikayetçi olduğunu kesin olarak pek bilmez.

Bana kalırsa, Mardinli kadın bu şikayetin altında da nitelik ve nicelik bakımından cinlik bir düşüncenin yattığını kocası üzerinde en yüksek dozdaki otoritesini tesis etmek veya azalan otoriteyi daha da sağlama almak için baş vurduğu bir yol olsa gerek gibi geliyor bana, ne der siniz, yanılıyor muyum?

Bu konuda birkaç sondaj ve araştırma yaptım, bu sebeple bu kanıya vardım. Bunu da bir bilgi olsun diye Mardinli erkeklere iletiyorum.

Ey Mardinli erkekler... Şayet eşiniz sizden şikayetçi olursa, aldırmayın, bu şikayeti size olan bağlılığının bir göstergesi olarak görünüz ve şikayetlere kulak asmayınız. Ama sakın ha, şımarmayın.

Mardinli erkeği yücelten karısıdır demiştim. Evet gerçektende bu böyledir. Mardinli kadının onuru her şeyin üstündedir.

Evliliğinin yürüyemeyeceğini anladığı anda, en uygar yoldan yaşam savaşını tek başına göğüslemek üzere yola koyulur.

Mardinli kadın iş bilir, maharetli ve el becerileri çoktur. Aç kalmaz. Onda istikbal korkusu ve endişesi yoktur. En kötü şartlarda dahi, hizmetçilik yapar, meşru yollardan nafakasını temin eder, hiç kimseye el avuç açmaz, ne vicdanına ve ne de namusuna leke getirmez.

Hiç kötü şöhret yapmış bir Mardinli kadın duydunuz mu? Duyamazsınız, göremezsiniz, çünkü, Mardinli kadın aciz değildir. Onurludur, tufeyli, asalak ve ianeci bir tıynette değildir. Ondaki bu özellikler varken ve gelecek korkusu yokken neden yanlış yolu seçsin ki..

İşte, Mardinli kadının bu denli büyüklüğü Mardinli erkeğin düzenli, evcil ve aranan bir erkek tipi olmasını gün ışığına çıkarmıştır.

Onun için Mardinli bir erkekle evlenen kadın nasıl mutlu oluyorsa, Mardinli bir kadınla evlenen erkek te, ayni şekilde mutlu bir yaşam sürer.

Kimileri Mardinli erkekleri KILIBIK’lıkla itham ederler. Bu bir bakıma doğrudur. Eşine sadık ve eşinin sözünden çıkmayan bir efendi, tartışmasız bu özelliğe sahip olur. Ama gel gör ki kazın ayağı böyle değil.

Kadın Mardinli olursa ister istemez erkek su katılmamış kılıbık olmak zorundadır.

Zira, karısı şefkatiyle, sevgisiyle, özverisiyle, aşkıyla, meşkiyle, aklıyla, zekasıyla onu öyle sıkı sıkıya bağlamış ki, öylesine bir sarhoş etmiş ki, mübarek gözünün önünü göremeyecek kadar deli divaneye dönmüş bir efendi olmuş çıkmıştır. Fena mı yani. Beyaz teslim bayrağı bayrağını vermiş eline salla ha salla.

Sonra eskiden kılıbıklar eşlerinden dayak falan yerlermiş, ne ayıp şey değil mi? 21. asırda artık, insan hakları var, Helsinki senedi var, Paris antlaşması var, demokrasi var, özgürlük var, bu nedenle ne dayak var nede kötek. Dayak; okullarda, Polis Karakollarında, asker ocağında bile kullanılmıyor artık.

Esasında Mardinli erkek te, sorumluluk bilinci tam, şefkatli, çalışkan, iş bilir, evcil, gözü dışarıda olmayan, hayatının her saniyesini eşi ve çocukları ile yudum yudum içmeğe gayret sarf eden mükemmel bir baba, iş olduğunda zaman mefhumu tanımayan ve aralıksız 24 saat çalışabilecek performansta olan, emeklilik kavramını tanımayan, iki ayağının üzerinde durabildiği müddetçe çalışmasını sürdürebilen acayip bir aile reisidir. Hülâsa Mardinli erkek, çok iyi bir eştir.

Mardinli erkek lider yaradılışlıdır. Yani anadan doğma şeftir. Pek kimsenin emri altında çalışmaktan hoşlanmaz. Ne yapar eder, kendi tezgâhının mutlak sahibi olmak için çırpınır ve tezgâhının sahibi olur.

Hiç dikkat ettiniz mi? Süfli işte çalışan bir Mardinli gördünüz mü? Veyahut bir başka deyişle, basit işler yapan bir Mardinli tanıyor musunuz? Belki bir iki kişi vardır. Ancak, onların da mutlaka bir illetleri, bir sorunları vardır.

Mardinli erkek, her türlü harcamalarına özen gösteren tutumlu, har vurup harman savurmayan, hesabını kitabını bilen bir kafa yapısına sahiptir.

Yaşamayı ve yaşatmayı sever. Teknolojinin bütün nimetlerinden azami derecede yararlanma yollarını arar ve istediğini elde etmek için gecesini gündüzüne katarak çalışır.

Kültürlü ve ileri görüşlüdür. Yobaz değildir. Uygar toplumların en uygar olanına dahi, taş çıkartacak kadar uyum sağlamakta zorlanmaz.

Mardinli erkek politikayı pek sevmez. Ama bilinçlidir. Genel seçimlerde kime oyunu vereceğinin bilincindedir ve en doğrusunu yapar.

Örneğin; 1950 seçimlerinde gayet açık bir biçimde, iki sağcı, iki solcu, bir bağımsız milletvekiline oy vermekle siyaset alemindeki normal düşüncelerini göstermişti.

Mardinli, hayat arkadaşını hiç kimsenin baskısı olmadan kendi özgür iradesi doğrultusunda seçer. Bu seçiminin sonucunu en yakın aile bireyine aktarır.

Böylece bu konunun tartışması yapılır. Olumlu sonuç alındığında, zaman yitirilmeden derhal istenmek üzere kız evine baş vurulur.

Bu tarz, dışardan görü1düğü üzere sanki bir görücü usulü gibi görünüyorsa da, asla öyle değildir. Çünkü, bizlerde kadın erkek arasında kaç göç olmadığı için, kız ve erkek birbirlerini daha önceden birçok kez görmüş, tanımış, birlikte sohbet etmiş veyahut herhangi bir toplulukta bir araya gelmişlerdir.



Her ikisinin özgür iradesi doğrultusunda töre işlemeğe başlar. Törenin gidişatını aileler yürütür ve onların himayesinde her şey titizlikle en ince ayrıntısına kadar yapılır.

Şimdi de izninizle bu merasimleri sırasıyla görelim. Önce;

KIZ ARAMA, adayının tespiti ve KIZ İSTEME nasıl yapılır, onu görelim:

Ailesi tarafından evlilik çağına eriştiği karar altına alınan kız veya erkek için vakit geçirmeden bir eş aranmağa başlanır. Evlenmesi istenen gelin ve damat adayına ailesi tarafından bu konu ile ilgili olarak hafif yollu bir yoklama yapılır.

Çünkü, evlenme yaşı geldiği halde evlenmek istemeyen kız veya erkek, kendi hallerine bırakılırsa evlilik yaşını aşarak evde kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilecekleri düşünülmektedir.

İleride evde kalmış kız kurusu olmak veyahut tohuma kaçmış bir erkek olarak kalmak pek de hoş bir durum olmasa gerek. Bu hem doğanın yasalarına aykırı ve hem de anne ve babaya ekstradan bir yük teşkil eder.

Bu nedenle evlenme çağına erişmiş kız ve erkekler aileleri tarafından evliliğe doğru adeta iteklenirler.

Bizde minimum evlenme yaşı, kızlar için 18, erkekler için askerlik görevini yapmış, işini kurmuş, evlilik bilincine erişmiş olma koşuluna bağlıdır.

Mardin’de bir erkeğin evliliğe hazır olduğunu belirtmek için, (CEBÜ İ HIŞ, IBBÜ İ HIŞ) yani cebi dolu, koynu hazır deyimi de kullanılır.

Bizde genellikle erkek için kız aranır. Bazen de kız için erkek arandığı ve aileye iç güveyi olarak istendiği görülmüştür. Ancak, kız isteme olayı ne tür olursa olsun, töre kız isteme şekline dönüştürülerek sonuçlandırılır.

Evlenecek erkekler için kızlar evlerde adeta nöbet tutmaktadırlar. Gelin adayı kız ya ev kızıdır veya bir işte çalışıyordur.

Her ne durumda olursa olsun, anne ve baba, kısacası ailesi, kızın da onayını almak suretiyle evlenme konusundaki tüm yetkilerini kızları adına kullanır.

Bu yetki gelin adayı olan kızdan veyahut damat adayı olan erkekten kullanılmak üzere cebren zorla, karakuşi bir hükümle, alınmış bir yetki değildir.

Bu yetki tamamen evlenecek çiftin kuracakları yuvanın sağlam temellere oturtulması ile töre gereği bu işlerin eksiksiz ve hatasız yapılmasını sağlamak içindir.

Evlenecek adayların kültür düzeyi ne olursa olsun, bu töre ayni şekilde işler. Yürürlükteki törenin mantıklı, çağdaş ve sağlam bir akitle mücehhez olduğunu unutmamak gerekir.

Bir kere evlenecek çiftler için, kızın ailesi ile oğlanın ailesi olarak iki garantör aile mevcut.

Bu iki garantör aile, eş1er arasında hafif olsun şiddet1i olsun, ileride doğabilecek herhangi bir ihtilaf, geçimsizlik, ve buna benzer olayları yok etmek için ara buluculuğa ve yangın söndürmeğe peşinen soyunmuş kişilerdir.

Bu iki garantör aile ayni zamanda, ara-bulucu, yapıcı, yargılayıcı, karar verici ve yuvanın sağlamlığına zarar verecek olan karabulutları dağıtmak üzere her türlü tedbiri almakta yetkilidirler. Bu iki aile büyük bir gayret, dikkat ve özen göstererek yuvanın sağlıklı bir biçimde sürdürülmesini sağlar.

Genel olarak, kız bakma işi, damat adayının işaret edeceği istikamette hareket eder. Kız bakmağa, anne, abla, hala, teyze, çok yakın bir aile dostlarının etkili ve yetkili bir hanımı, bu işle görevlendirilir.

Birkaç hanım bir araya gelerek, ellerinde göze batmayacak derecede ve mütevazı bir hediye alarak, damat adayının işaret ettiği kız evine bir öğleden sonra oturmaya giderler.

Kızın anne veya ablasına, varsa teyzesine, kızın sözlü olup olmadığı, bir bağlantısının bulunulup bulunmadığı laf arasında, desise ile hafifçe çıtlatılır.

Alınan cevap şayet olumlu ise, oğlan tarafı cesaretlenerek ağızlarının fermuarını biraz daha açma fırsatı elde ettiklerinden gelin adayı hakkında daha fazla bilgi almaya gayret gösterirler.

Sonuçta, Oğlan tarafı, kız tarafının olaya sıcak baktığını kesin olarak hissederse, geliş nedenlerini o anda açığa vururlar.

Ancak, hanımlar, yetkili olmadıklarını ve durumu kızın babasına veya aile büyüğü erkek kimse, ona aktaracaklarını ve alınacak cevaba göre kendilerine haber verileceğini belirtirler.

Bu ziyaret esnasındaki her türlü ikram, özellikle gelin adayı kız tarafından yapılmaktadır. Şayet damat adayı bir başka gelin adayını işaret etmişse oğlan tarafı ikinci kapıyı da çalarlar. Yine ayni prosedür işler. Sonuçta kız evinden gelecek cevaba intizar edilir.

Oğlan tarafına yeşil ışık yakan Kız tarafında bir heyecan başlamıştır artık. 0 akşam eve gelen erkeklerine yemek dahi yenmeden, aktardıkları ilk havadis bu oluyor.

-Ahmet, gördün mü? Senin kız gidiyor Vallahi. Hüsnü Amcalar senin Fatma’ya bakmağa geldiler. Bizden haber bekliyorlar. Ne dersin?.

Ahmet, büyük bir hışımla, sanki kızı kaçıracaklarmış gibi.

-Nereden çıktı bu Fatma yı istemek!.. Yok öyle şey. Benim kız ufak. Sonra, Hüsnüleri bilirim. Cimri ailenin teki onlar. Kızımı aç korlar. Vermem. Sen de sus ve bir daha bu konuyu ağzına alma, diyen baba, eşine diklenir.

Hani demiştim ya, Mardinli kadın akıllıdır diye. Yalnız akıllı olsa yanmam. Üstelik zekidir de. Akıl ile zekâ bir araya geldi mi, bu fende Ahmet ne yapsın.

Neyse Ahmet karnını IKBEBET(içli köfte) ile bir güzel doyurmuştur. Ayranını içmiş ve kallavi bir fincanda kahvesi önüne gelmiş, sigarsı da elinde. Yan gel yat Osman misali. Karnı doydu ya.. Artık şimdi sıra hanımda. Bakın nasıl ikna edecek Ahmet’i;

Kız bulaşıkta. Annesi babasının yanında. Beyin yıkamağa hazırlanır.

-Ahmet! Biliyor musun, Fatma kaç yaşında?

Ahmet:

-18 ine yeni bastı ne olacak yani...

Karısı:

-Öyle deme, öyle deme Bey, Allah korusun, gelen kısmet iyi, Vallahi iyi, bunu teperse Allah’ın gücüne gider, sonra kız da istiyor...

Babası, şöyle bir düşünür, kahveden bir fırt, sigaradan bir nefes, tekrar kahveden sesli bir fırt sigaradan çok derin bir nefes çektikten sonra patlar.

Yahu sen zaten kararını vermişsin, bana neden bu kararı onaylatıyorsun ki. Sen akıllı bir kadınsın, oğlanın annesini sülâlesini benden iyi tanırsın, hoş kızımın kötü bir yere gitmesini zaten istemezsin, sen uygun buluyorsan tamamdır, diyerek öylece bir iki naz niyazdan sonra babaya tasdik mührü bastırılır.

Şimdi artık ertesi gün olayı oğlan evine uçurup ve “Fatma’yı istemeğe gelebilirsiniz” haberini ulaştırmaya kalıyor.

Bu habercilik hizmet sektörü her yörede olduğu gibi Mardîn’de de bu konularda deneyimli becerikli, lafazan, (Im’ak’kale-im’lev’bede) ağzı kalabalık, Osmanlı ağzı tarzında, isim tamlamalarını iyi kullanan en çarpıcı, en can alıcı lâfları bulup anında söyleyen, birkaç hatun vardır.

Kız tarafına yakın olan biri çağırılarak oğlan evine haber salınır ve öylece oğlan evinin kız evine gelecekleri gün gündeme gelir, takvim tespit edilir.

Bu lafazan kadın haber götürüp getirirken iki taraftan iltifat, iki taraftan ikram ve bahşiş gibi bir sürü menfaatler de sağlar. Zaten aileler bu hatuna seve seve verirler.

Oğlanın ailesi bu haberi alır almaz, aile meclisini alelacele toplayarak durumu başından itibaren masaya yatırır. Bu konuda bütün aile bireyleri bir bütün halinde fikir birliği içerisinde olaylara bakarak, düğünün her açıdan eksiksiz ve hatasız yapılması için gereken özeni göstermek üzere durum belirler.

Tabii ki, fikir birliği içerisinde olan oğlan ailesi, damadın da onayını almak suretiyle istemeye gidilecek günü tespit edip kız evine haber gönderirler.

Gelecek haber onaylanırsa, iki aile de o günün aile şeref1erine uygun eksiksiz ve kusursuz olması için her türlü tertibatı almak üzere büyük bir gayret sarf ederler.

Farz edelim ki; kız isteme günü geldi çattı. Kız evinde neler olup, bittiğini bir görelim bakalım.

Kız evinin durumu: Mevsime göre sıcak havalarda meyve veya hava soğuksa her türlü kuru yemişle tepeleme dolu genişçe bir sini, misafirlerin kabul edildiği salonun uygun bir yerine ve her misafirin rahatlıkla uzanabileceği bir yere yerleştirilir.

Damadın ailesini ilk defa kabul eden Kız tarafı, yaptığı bu ikramın, oğlan tarafının gelecekte kız tarafına yapacağı ikramdan daha mükemmel olmasına özen gösterir.

Dünürler arasında başlayan bu ilk yarış, bir nevi hava atma veyahut oğlan tarafına bir göz dağı vermek gibi bir duyguyu çağrıştığını hissedersiniz.

Diğer yandan, misafirin kabul edileceği yerin temizliği, çay kahve fincanlarının en iyisinin dikkatle seçilerek ayrı yerlerde tutulması, kaşık, çatal gibi malzemelerin kaliteli olmasına azami dikkat edilir.

Meşrubat ayrı yerde, koruma altında. Kahve taze çekilmiş, içine bir miktar kaküle konmuş, rayihasından geçilmiyor. Seylan malı halis çayları aranıp buldurulmuş.

Sabırsızlanan kız tarafında, geciken misafirlerin ne zaman gelecekleri heyecanı yaşanıyor.

Oğlan tarafına ikramın büyük bir bölümünü yapacak olan Gelin adayı iki dirhem bir çekirdek, süslenmiş püslenmiş, heyecandan kalbi duracak gibi ayakta zor duruyor.

Mardin’de kaçgöç olmadığı için bu tür toplantılar bizde kadınlı erkekli oluyor. Başka yörelerdeki gibi, haremlik selamlık şeklinde değildir.

Genellikle eşler karı koca yan yana, gençler ise yine karışık nizam oturur ve büyükleri kulakları ile gözleri ile dikkatle izlerler. Bu tür toplantılarda gençler genellikle hiç konuşmazlar. Ancak sorulara cevap verirler. Söz büyüklerindir.

Bir de Oğlan evinin durumunu bir görelim, bakalım bu diyarda neler oluyor.

Burada da göze çarpan en önemli şey hummalı bir faaliyetin varoluşudur. Damat adayı süslenmiş, kokular sürünmüş, en yeni giysilerini sırtına geçirmiş, Nusaybin serçeleri gibi boynu bükük olarak anne ve babasının yanında “imdat, kurtarın beni” diye feryat eden bir tavırla “ya sabur” çekmektedir.

Anne, baba, görümceler, dayı, teyze veya halalar varsa onlarda kendi imkânlarına ve zevklerine göre giyinmiş, altın ziynet eşyalarının tamamını takmış takıştırmış olarak, kız tarafına caka satmak ve birazda hava atmak üzere hazırlanmışlar.

Akşam yemekten sonra ki bu saat, bizde akşam ezanından sonraki vakit olarak bilinir. Oğlan tarafı kız evine doğru hareket eder.

Şimdide tekrar kızın evindeyiz. Oğlan tarafı gelmiş, selamlar sabahlar edilmiş, hal hatır sorulmuş, ve ikramlar başlamıştır.

İlk önce bir kahve ikram edilir. Arkasından çay faslı başlar. Pasta veya börek türünden çeşitli nesnelerle ortalık dolar boşalır.

Bir müddet sigara içimine devam edilir. Hemen ara vermeden, meyve veya kuru yemiş ortaya getirilir. Onlarda yenir tekrar çay arzu edene servis yapılır.

Tabii ki kız tarafı artık eğilip kalkmaktan ikram nedeniyle gidip gelmekten yorgunluk emareleri göstermek üzere iken oğlan tarafının en etkili ve yetkili kişisi bir dakika izin isteyerek maruzatı olduğunu beyan eder.

Ortalık birden sessizleşir. Sinek uçsa kanatlarının sesi duyulacak sanki. Herkeste bir nefes almama durumu mevcut, neredeyse vatandaşlar akciğer travması geçirecek gibi.

Herkesin gözü kulağı bu zatın ağzından çıkacak kelimelerde...

Oğlan tarafının bu etkili ve yetkili zatı söze şöyle başlar.

“Efendim sebebi ziyaretimiz, hayırlı bir iş içindir. Bizler aile olarak sizleri tanıyor ve sizinle bir arada bulunmaktan büyük bir onur duyuyoruz. Hele hele birde işin içine akrabalık gibi bir kavram girerse, ki bu bizim aile için büyük bir gurur ve onur vesilesi olacaktır. Bu sebeple:

Bismillahirrahmanirrahim, Allah’ın emri ve Peygamber Efendimizin kavli ile kızınız....oğlumuz ....ya istiyoruz. Çocuklarımız birbirlerini görmüş beğenmiş, bizlerde onların bu arzusu üzerine size bu teklifi getirdik, kabul etmeniz halinde bizleri çok memnun ve mesut edeceksiniz”, der ve susar..

Kız tarafının etkili ve yetkili zatı da, bu konuşmaya cevaben,

“Efendim, iyi, güzel, hoş söylersiniz, Allah yazmışsa olur. İnşallah” der, ve o da sesini keser. Ortalık yine sessiz, nefesler tutulmuş ve oğlan tarafının konuşması beklenir. Oğlan tarafının vekili, bu kez de,

“Efendiler, bu işi savsaklamanın, uzatmanın alemi yok bence. Biz sizin aile ile şereflendik, kızınızı öz kızımız gibi sevdik, he deyin de bu işi burada bağlayalım, ne dersiniz”, der...

Kız tarafından kısa bir sessizlikten sonra, vekil kişi,

Kızın ailesini şöyle bir gözleri ile tarar, hazırda bulunan gelin adayı kıza bakar, süzer, bir pozlar, bir pozlar, bir hava bir hava hiç sormayın, sonuçta bir iç geçirdikten sonra,

“Yine bizi alt ettiniz, verdik kızı gitti, hayrını görün, Allah mesut etsin”, der demez, ortalık bir fırtınaya döner..

Kız ve erkek tarafından gelenler ikili üçlü birbirlerinin boyunlarına sarılmalar, birbirlerini kutlamalar, öpüşmeler, teşekkürler, minnet ve şükran kelimelerinin bini bir para yerlerde sürünürcesine birbirlerine yağ çekmek sürüp giderken her iki tarafta hızını almış olacak ki durulurlar.

İki tarafta sakinleştikten sonra hazırda bulunan en muteber kişilerden biri tarafından söz yüzükleri takılır.

Artık gelin damadın yanına oturmağa hak kazanmıştır. Kız ve oğlan anne ve babalarının ellerini öpüp hayır dualarını aldıktan sonra o toplulukta bulunan tüm vatandaşlarla tokalaşır öpüşür ve bir kenara geçip yan yana otururlar.

Artık kız tarafı bu mutlu an için yeniden çay faslına başlar. Sohbetler ikili, üçlü, dörtlü guruplar halinde sürer gider.

Bu tür toplantılarda biz Mardinlilerin sohbeti tarihe geçecek derecede ilginçtir. Dünya rekorları kitabına geçecek cinsten bir şey. Neden diyeceksiniz.

Öyle kalabalık bir guruptaki tüm fertler ayni anda konuşmalarına rağmen nasıl anlaşabildikleri konusunda bilim bile aciz kalmıştır.

Zira bir insanın iki kulağı ve bir ağzı var. Düşünün bir kere, karşınızdaki şahıs konuşurken siz de konuşuyorsunuz. Onun sözünü bitirmesini beklemediğiniz gibi o da sizin sözünüzü bitiripte öylece konuşmayı beklemeden ayni anda her ikiniz birden boyuna laf üretiyorsunuz.

Bu laflarda da fikir akımı var, yani, deli saçması falan değil bu konuşmalar. Her ikinizde meramınızı gayet güzel anlatıyorsunuz. Bu yetmiyormuş gibi kulağınızın biride, bitişiğinizde oturup ayni tarzda konuşan bir başkasında.

Gerektiğinde kulak misafiri olmuş, ona dahi laf yetiştirip, ondan cevap alabiliyorsunuz. Bu ancak milyonlarca programlı bir bilgisayarın bile karıştıramayacağı bir özellik olsa gerek. Helâl sana Mardinli... İşte bu birlikte konuşup anlaşabilmemiz bizi tanımayan bir çok Mardinli olmayanın tuhafına gidiyor.

Adamlar nasıl anlaşabildiğimize şaşıp kalıyorlar. Ne yapalım, “Adım Hıdır elimden gelen budur.” Biz böyleyiz işte, bu özelliğimiz rekorlar kitabına geçebilecek bir haslet değil midir Allah aşkına?

Bu tür konuşmalar gecenin geç saatlerine kadar sürmüş ve herkeste bir çözülme başlamıştır. Oğlan tarafı arzularına kavuşmuş olarak kız evinden Allahaısmarladık diyerek ayrılıp evlerine giderler.

Ancak, gerek kız evinde ve gerekse oğlan evinde yine bu toplantılar basına kapalı olarak sabahın erken saatlerine kadar devam eder. Konu ayni konu, yeni evlilerin YUVA KURMA sorunu etrafında yoğunlaşır.

İşte bu kız isteme faslının ilk etabı böylece bitmiş, artık NİŞAN (ŞERBET)’a doğru yol alınmak üzeredir.

İki tarafta da bir heyecan başlamıştır. Oğlan tarafı ile kız tarafının mutabık kalacakları bir yakın tarihte Nişan törenini yapmak üzere anlaşırlar. Nişan töreninin tüm mali portresi gelin tarafına aittir. Sadece nişan yüzükleri hariç. Oğlan kıza, kız oğlana almak suretiyle bölüşürler.

N İ Ş A N (ŞERBET):

Sözü kesilen çift, artık evliliğe ilk adımı atmış ve sorumluluklarının bilincine yavaş yavaş ermektedir. Kız ve erkek tarafı nişanın gerek tarihi ve gerekse yeri konusunda tam mutabakata varmışlardır.

Genellikle bu takvim, her zaman kız tarafının arzusu istikametinde oluşur. Yani, Nişan merasiminin nerede ve nasıl olması gerektiğini kız tarafı tayin eder ve erkek tarafına bildirir.

Çünkü nişanın emniyeti, kusursuz ve eksiksiz yapılması tamamen kız tarafına ait olduğundan erkek tarafı bu sorumluluktan kaçmak için kız tarafını bu konuda serbest bırakır ve kız tarafının tüm isteklerini onaylar.

Nişanda, kız ve oğlan tarafının birbirlerine bohça alma-bohça verme işlevi vardır. Kız tarafı oğlan tarafına, hazırladığı bohçanın içerisinde genellikle bir takım elbiselik kumaş, şimdilerde dikilmiş konfeksiyon takım, bir şöva1ye yüzük, kravat, gömlek, iç çamaşırı, pijama, bornoz, tıraş takımı, kol düğmesi, parfüm, losyon, elektrikli tıraş makinesi, v.b.gibi eşyalar gayet güzel sim işlemeli bir bohça içerisinde veya lüks bir valize yerleştirilerek birkaç kişi refakatinde ve bir sini baklava, pasta gibi tatlı ile birlikte oğlan evine gönderilir.

Oğlan tarafı da, kız için hazırladıkları valiz veya bohça dediğimiz olaya, iç çamaşırı, çoraplar, elbiseler, yazmalar, eşarplar, manto, pardösü kaban gibi giysiler, tuvalet ve makyaj takımları, parfümler, losyonlar, güzellik kremleri gibi eşyalarla birlikte 3-4 kilo ağırlığında birde kelle şeker ve yeteri kadar toz kına gönderilir.

Bu kelle şeker, nişan töreninde ikram edilecek şerbetin içerisine tatlandırıcı olarak kullanılmak üzere gönderilir. Tabii bu şeker semboliktir.

Toplantı yerinin orta yerine yakın bir yerde şerbet servisini yapmak için yer ayarlanır ve dağıtmak için en az birkaç kişi görevlendirilir.

Nişan törenin tüm hazırlıkları bitince salonun orta yerine damat ve gelin için iki sandalye konur. Gelin ve damat bu iki sandalyeye oturup nişan yüzükleri takılıncaya kadar öylece gelen gidenin incelemesine sunulur gibi boy gösterirler.

Nişan yüzüklerini gelin damada, damat da geline takabildiği gibi bir muteber kişi tarafından da her ikisine takılabilir.

Yüzükleri takılan çift, ilk önce anne ve babalarının ellerini öper, daha sonra hazır bulunan cemaati dolaşır el sıkışırlar ve geçip onlara ayrılan yere oturup beklerler.

Nişan törenini yöneten kişi bir anonsla takı takmak isteyenler buyursun diyerek, damat ve gelini salonun orta yerine çağırır, ve sıra ile takı takacaklar etrafa göstere göstere ve nişan törenini yöneten kişi bu takıyı takanın da adını vermek suretiyle cemaata ilan eder.

Bu işi en iyi bizler yapıyoruz. Burada kaçamak olmuyor. Kim ne takıyorsa ilan edildiği için sonradan bu takı işinin pek lafı olmuyor bizde. Çünkü her şey o anda olmuş bitmiştir. Taktımdı, takmadımdı, taktıydı, takmadıydı veya az taktı çok taktı gibi laflar bizim nişanlarda ve düğünlerde pek olmaz.

Artık nişan yüzükleri takılmış, takılar takılmış ve nişan ŞERBETİ’nin ikramı başlamıştır. Pasta tabakları ellerde veya açık büfe olarak ta servis düzenlenmektedir.

Nişan töreni genellikle bizde çalgılı oluyor. Şayet Mardin’de yapılıyorsa mahalli saz heyetleri çağırılır. Çalgılar çalınır, herkes oyuna kalkar, kadınlı erkekli, salonun orta yerinde herkes bildiği kadar boy gösterip çalgının ritmine uymak üzere kıvırtır durur.

Bu işin meraklıları da vardır elbette. Kalk dersin kalkmaz nazlanır, birde kalktımı oturtamazsın. 0 kadar oynadığı yetmiyormuş gibi birde çalgıcılardan oynamak için oyun havası ister. Hem söyleyip ve hem de oynayanlarımız dahi vardır bu topluluğa iştirak edenler arasında.

Hazır bulunan cemaat özellikle beraberlerinde birer eğlencelik te getirmeyi ihmal etmezler. Kabak çekirdeği ve özellikle kavun çekirdeği, buna Mardin’de “BIZR-ID-DEY” (verem çekirdeği) derler.

Merasim boyu bu minik çekirdeği çitler dururlar. Yerler mezbeleye döner. Nişanın yapıldığı yer batmıştır. Ama, önemseyen pek olmaz, tören sonunda oğlan evinden birkaç kişinin de yardımı ile bu çöpler bir güzel temizlenir olur biter.

Bu nişan töreninin bir özelliği de DEFTER konusudur. DEFTER bin nevi envanter, bilânço veya damat tarafından yerine getirilmesi gereken taahhüt ve ona teslim edilen malların bir döküm listesidir.

Ama içeriğini teşkil eden rakamlar abartılarak yazıldığı için, ihtilaf vukuunda cezai müeyyideyi gerektirecek bir resmi belge sıfatını taşımaz.

Örneğin, defterin içeriğinde muhtelif cinsten 10 adet terlik yazıldığını farz edelim. Bu terliklerin beheri o gün için 10 bin liradan alınmışsa, bu on adet terlik deftere bir milyon Türk Lirası olarak kaydedilir.

Evlendirilen kızın değeri, her ne kadar bu şekilde abartılarak şişirilen rakamların büyüklüğüne göre ölçülmüyorsa da, bir gelenek olarak defter töre gereği geline eşdeğer olarak gösterilir. Hatta Emine hanım Esma hanıma bu konuda nispet dahi eder.

Benim kızımın defteri tam 86 Milyon tuttu da, kızım ucuza gitti...

Hele Esmanın kızının defteri o kadar şişirdikleri halde 35 Milyonu geçemedi diye de defter yarıştıranlarımız dahi vardır.

Ama yinede bu defter hazırlanır ve oğlan tarafına verilir. Kız tarafının istekleri bir bir sıralanmıştır bu defterde.

Oğlan tarafı dikkatle inceler bu defteri. Kız tarafı, bu deftere, bir adet 5 i birlik, inci kolye, 4 çift burma bilezik, 4 çift inci küpe, yüzükler, 3 metre zincir, manto, kürk, ayakkabılar elbiseler vb. istekleri yazılır.

Oğlan tarafı yapabileceklerini onaylayıp, yapamayacaklarının üzerini çizmek suretiyle kız tarafına iade ederler. Tabii bu deftere damadın borçlu olarak yediemin olarak imzası da alınmıştır.

Kız tarafı oğlan tarafının kabul edip etmedikleri eşyalar üzerinde bir müddet tartışırlar. Sonuçta onlarda onaylarlar.

Genellikle bu defterle ilgili kız ve erkek tarafı ziynet eşyası konusunda çekişirler ama yinede makul olarak zaten herkes birbirinin maddi gücünü bilmekte olduğundan, iki tarafta birbirini pek zorlamaz, işi tatlıya bağlarlar.

Bu defter yüzünden muaheze edilen, sorgulanan bir damada tanık olmadık. Bu bir töre gereği yapılan güzel bir olaydır. Bu deftere eskiden başlık parası da yazılırdı. Artık başlık parası da anlamını yitirdi.

Zaten Mardin’de kız tarafı alacağı başlık parasının birkaç mislini de ilave etmek suretiyle çeyiz olarak oğlan tarafına iade eder. Onun için artık başlık parası diye de bir konu tarihe karışmış oldu.

Defterin yazım şekli de pek enteresandır. Tüm eşyalar kızın evinde odanın birine gayet dikkatlice düzenli bir şekilde yayılarak sergilenir.

Giysiler yan yana, askılarda, kazaklar, hırkalar, katlanmış konfeksiyoncu vitrininde durduğu gibi muntazam, ayakkabılar da öyle terlikler sıra sıra.

Mobilyalar, yatak odası takımı, beyaz eşyalar, şilte yataklar, yastıklar, yorganlar istif edilmiş vaziyette tüm eşyalar, yani, çeyizin tamamı genellikle düğün haftasında kız ve erkek aileleri ile konu komşunun seyrine açılır.

Gelen giden çeyizi seyreder. Bu arada da kız ve oğlan tarafından belli bir yetkili gurup kız evine gelerek bu çeyizin tespitini yapar ve defter dediğimiz belgeyi hazırlarlar.

Tamamlanan çeyiz ,düğünden birkaç gün önce veya kız ile oğlan tarafının anlaşmalarına göre oğlan evine taşınır ve yerleştirilir. Çeyizinde oğlan evine gitmesi anında ufak yollu bir eğlence tertip edilir, yine lülüüüüüülüler çınlatır mahalleyi...

Şimdi de her iş tamamlanmış, eksikler giderilmiş sıra düğüne gelmiştir.

DÜĞ Ü N

O güzelim içine gül esansı karıştırılmış pembe renkli mis gibi şerbetler içilmiş, olay nişan yüzüğünün takılmasıyla noktalanmış ve düğün hazırlıkları için, sahan götürüp leğen getirmeğe başlanmıştır artık.

Kız ve erkek tarafında hummalı bir faaliyet başlar. Kız evinden oğlan evine, oğlan evinden kız evine adeta bir köprü kurulmuş, havai hatlar çalışmakta, çeyiz, oğlanın evine getirilmiş odalara yerleştirilmiş, eksikler bir bir tamamlanmak üzere heyecanlı koşuşturmalar, sonuçta iki kanatta da, hafiften yorgunluk belirtileri başlamış.

Önemsiz konularda kız erkek tarafları arasında ufak ufak tartışmalar baş göstermekte ve düğünün bir an evvel yapılması için iki tarafta birbirini sıkıştırmaktadır.

Oğlan tarafı da ayni görüşte olmasına rağmen, sırf kız tarafı istiyor, ısrar ediyor diye, sadece spor olsun kabilinden şöyle bir kıvırır, yani işi ağırdan almaya çalışır gibi atraksiyonlar göstermeğe, nazlanmağa meyilli gibi bir tavır içine girer.

Sonuçta, düğün tarihi iki ailenin mutabakatı ile tespit edilir ve faaliyet hızlandırılır.

Düğün haftası diye nitelenen zaman, Pazartesi günü başlar ve Cumartesi sabahı biter.

Pazartesi günü kız evinde salı günü yapılacak küçük kına gecesi için ufak yollu hazırlıklarla kendi aralarında eğlence düzenlenir.

Kız ailesi kendi aralarında çalıp oynarlar, bu bir nevi gelinin evden ayrılacağı için ailenin bir veda eğlencesi mahiyetindedir sanki.

Anne, baba ve kardeşler, hala, dayı, teyze, amcalar, Pazartesi akşamı kızın evinde toplanırlar. Kendi aralarında yer, içer ve düğün hakkında konuşmalar yaparlar.

Bir eksik veya unutulan bir hususun olup olmadığını tekrar gözden geçirirler. Bu toplantının amacı budur. Bu toplantıya oğlan tarafından ve aileye çok yakın olan kimselerde katılabilir.

Salı akşamı KÜÇÜK KINA gecesidir. Kız evinde yapılır. Oğlan tarafı ufak bir hediye ile kınayı kız evine getirip gelinin eline yakarlar.

Bu kınadan bir miktarı da damadın eline de konabilir. Biraz çalıp oynadıktan ve birkaç lüüülüüü çektikten sonra oğlan evinden gelenler giderler.

Kız evinde, gece geç saate kadar oturulur. Ertesi gün yapılacak BÜYÜK KINA gecesine hazırlanmak üzere istirahata geçilir.

Çarşamba gecesi yani BÜYÜK KINA gecesi, oğlanın evinde genelde çalgılı yapılır. Çalgı , saz söz heyeti için Mardin’ in mahalli sanatçıları vardır.

Bunlar I. ve 2. sınıf olarak çalışırlar. I. Sınıf çalgıcılar Mıksi Rezzük’un evlatları, keman’da Tüma, cümbüşte Cemil ve tef’te de Zeki vardı. Mahalli havaları gayet nefis bir surette icra ederlerdi. 2.sınıf çalgıcılar ise Cercis Haço takımı idi. Onlarda yine ayni şekilde bir eğlenceyi baştan sona kadar götürebilecek repertuara sahiptiler.

Çarşamba gecesi damadın evinde yapılan bu büyük eğlence ailenin maddi durumu ile ilgili idi. Ama yinede hemen hemen her düğünde mutlaka bu eğlenceler yapılırdı.

Damadın evinin avlusunda meşe odunundan büyük bir ateş yakılır, gençler çalgıcıların o tahrik edici oynak havaların kıvrak nağmeleri ile kendilerinden geçercesine hep birlikte şarkı ve türkülere iştirak ederek yoruluncaya kadar durmadan hoplar zıplarlardı.

Bizim düğünlerde alkollü içkilere fazla itibar olmamakla beraber meraklı gençler dışardan gizlice getirdikleri içkileri evlerimizin zulası olarak kabul edilen mutfaklarda gizlerlerdi.

Gençler, mutfağın gizli bir köşesine sakladıkları rakı şişesinden çaktırmadan ve sıra ile mutfağa girerek birer tek atar ve etrafa edalı edalı caka satarak eğlenceye renk katarlardı.

Bazıları içkiyi fazla kaçırdığı halde büyüklerimiz, içkiye karşı olmalarına rağmen böylesi belirli ve mutlu bir günde bu tür olayları görmezlikten gelerek gençleri himaye ettikleri gözden kaçmazdı. Bu eğlenceye iştirak eden küçük büyük çekinmeden saza söze uyarak oynar.

Gecenin ilerleyen saatlerinde yakılan düğün ateşine yakın orta yerde bir yere damat getirilir. Gençlerin yardımı ile üstündeki giysiler çıkartılarak, maniler, türküler, ilahiler söylenerek damatlık giysileri giydirilir.

Büyük bir heyecan ve lüüüüllÜiülüiülii zılgıtları arasında damat arkadaşları tarafından mahallede dolaştırılıp şarkılar ilahiler söylenerek gezdirilir.

Büyük kına gecesinde gelin evinden gelen kınadan bir miktar damadın eline de konur. Özellikle sol elinin serçe ve yüzük parmaklarına sürülür. Ertesi gün bu kına temizlenir, ancak elde kalan kına boyası aylar sonra temizlenir ve el eski haline gelirdi.

0 gece erkek evinin hazırladığı kına, beraberinde bir sini baklava, kurabiye veya başka mahalli tatlı ile birlikte gecenin ilerleyen bir saatinde gurup halinde gelinin evine gidilerek gelinin de kınası yakılır, oynanır, zıplanır, hoplanır, türküler söylenir.

Gece geç saate kadar devam eden bu eğlenceden artık herkes yorulmuştur. Evli evine, köylü köyüne hesabı herkes evine çekilir. Ertesi gün yani Perşembe günü gelinin geleceği düğün günüdür. Perşembeyi Cumaya bağlayan gece zifaf gecesidir.

Perşembe sabahı damadın gerdeğe gireceği yer tespit edilir. Zifaf odasına yün şilte yer yatağı serilir. Gelin adayı için beyaz ve genellikle ipekten gömlek hazırlanır.

Mardinlilerin YENGE dedikleri hanım cinsel konularda bilgili, yalan söylemeyen özü sözü doğru, güvenilen, zifaf sonrası gelinin bakireliğini önce oğlan tarafına sonra kız tarafına kanıtlamak üzere görevlendirilen bir hanımdır.

Bu hanım genellikle kız evi tarafından Geline refakat etmek üzere görevlendirilir.

Bu yengenin görevi ise, gelinin kanlı beyaz gömleğini önce oğlan tarafına sonrada kız tarafına götürüp göstermektir. Bu “yenge” gelinin bakireliğini kanıtlamak üzere hizmet veren bir kişidir.

1970 lerden sonra artık ne gelin tarafından ve ne de damat evi tarafından hiç kimse “yenge” diye birisini evlenen gelinin bakireliğini kanıtlamak üzere görevlendirmemektedir. Yani anlayacağınız bu töre resmen tarihe karışmıştır.

Bu olayda “yenge” en karlı çıkan kişi idi. Tabii bu hizmetin karşılığı olarak iki tarafın vereceği bol bahşişlerle memnun edilirdi.

Bu durum, kızlarını dünya evine bakire olarak sokan kız tarafı için büyük bir mutluluk oluyor. İşte bu YENGE işi de böyle.

Perşembe günü damadın evinde, sazlı sözlü çalgılı bir düğün kurulmuş, kurbanlar kesilmiş, etler dağıtılmış, düğüne gelecek misafirler ile hane halkı için ayrıca bol miktarda etli yemek, pilav ve bir de, sütlaç, muhallebi, baklava gibi tatlıların süslediği sofralar hazırlanmıştır.

Öğlen kurulan bu sofra sürekli çalışır. Gelen misafir karnını doyurduktan sonra kalkar kalkmaz, sofradan sorumlu olanlar çok seri bir biçimde kirli kapları alarak yerine temizlerini koymak suretiyle sofrayı gelecek olan misafire hazır vaziyette tutarlar.

Güneş ışınlarının gölgeleri uzattığı saat 16 da, ikindi zamanına doğru yaklaşılmıştır. Damat, “damat tıraşı” olmak üzere evin avlusunun orta yerine konan bir sandalyeye oturtulur.

Damat tıraşı için berber bol bahşiş toplamak için mümkün olduğu kadar elini ağır tutarak saz ve söz ile oynayanların hem zevklerini tatmin ve hem de kesesini doldurmaya bakar.

Tıraşı biten damadın, üzerindeki eski giysileri arkadaşları tarafından çıkartılır ve gerçek damatlık elbiseleri tek tek giydirilir. Bu güzel giysilerle birlikte her ne kadar kravat veya papyon gelirse de, damatlar papyon veyahut kravat bağlamayı pek istemezler.

Damadın genel olarak gömleğinin üst iki düğmesi ve bağrı açık olarak hava atması sağlanır.

Bu işler bittikten sonra, damat tarafından bir gurup lüks lambasını yakarak gelini almak üzere gelinin evine, giderler.

Hava kararmak üzere iken, gelin baba evinde son dakikalarını yaşamaktadır. Gelini hazırlarken, erkek kardeşi varsa kemerini bağlar ve ona mutluluk dileğinde bulunur.

Kız evinde ilahi bir sessizlik hakimdir. Damat tarafından gelecek gurup sabırsızlıkla beklenmektedir.

Oğlan evinden gelen düğün alayı, önde lüks lambası yanık vaziyette kız evinin kapısına dayanır.

Oğlan evi tarafından gelen, damadın en yakını olan iki bayan, gelinin iki koluna girerek düğün alayının en başına ve yanık vaziyette tutulan lüks lambasının arkasına alındıktan sonra gayet ağır adımlarla yola düşülür.

Gelinin bu ağır yürüyüşü Mardinliler arasında ”tımşi keme meş-vit-il- arus- gelin gibi ağır adımlarla yürüyorsun” deyimin doğmasına neden olmuştur.

Düğün alayını oluşturan erkekli kadınlı bir grup insan, kâh türkü kâh ilahiler söyleyerek damadın evine doğru yavaş ve aheste adımlarla ilerlemektedirler.

Nihayet damadın evinin önüne gelinmiş ve düğün alayı kapının dışında gelinle birlikte beklemektedir. Damat, evin yüksek bir yerine çıkarak, töre gereği gelinin kafasına bir kaç avuç bozuk para ile karışık şekerleme serper.

Bu serpilen para ve şekerlemenin bir zenginlik, rahat bir yaşam getireceğine, yeni kurulan bu yuvaya bereket getireceğine inanılır.

Ayrıca bu bozuk para ve şekerleme ile dolu olan küçük bir testiyi geline vererek oturacakları odanın kapısının önünde yere çarparak kırması istenir.

Gelinde bütün hışmıyla bu testiyi yere çarparak kırar. Testi kırma olayı ileride doğabilecek her nevi şer ve kötülüğün kırıldığı ve hiçbir kötülüğün olmayacağı inancına dayanan bu gelenek de yerine getirilir. Bu testi işi bir nevi uğur olarak nitelenir.

Testiden etrafa saçılan, bereket ve uğur getireceğine inanılan para ve şekerlemeyi almak için çoluk çocuk yerlerde birbirini kıracak tarzda mücadele verir.

Artık gelin adayı içeride, sazlar susmuş düğün alayı bir düzen halinde evlerine dönmek üzeredir. Tebriklerden sonra hayır dualar dileyerek dağılmaktadır. Evde yalnızca Gelin-Damat-Yenge üçlüsü kalmıştır.

Zifaf odasına gelin ve damat için özel yemek hazırlanmıştır. Ayrıca üzüm, ceviz içi, badem içi gibi kalorisi yüksek çerezler bir masanın üzerinde hazır kuvvet gibi bekletilmektedir.

İslam dinimizin gereği olarak, bir seccade, su dolu ibrik hazır bulundurulur. Seccade ve ibrik, damat ve gelinin gerdeğe girmeden önce yemeklerini yedikten sonra aptes alıp, Allah rızası için iki rekat namaz kılmaları içindir.

El ayak çekilip de ortalık iyice sessizleştikten sonra, aptesler alınmış, iki rekat namaz kılınmış ve gerdeğe girmek üzere şilte yatağa geçilmiştir.

Evlenmenin vuku bulduğunu ve gelin adayının kız-oğlan-kız yani bakire olduğunu belirtmek üzere damat, gelinin beyaz gömleği “kanlı olarak” YENGE’ ye teslim eder.

Gelin adayının bakire olduğunun tek kanıtı olarak sayılan kanlı olan geceliğin refakatçı yenge tarafından önce oğlan sonrada kız tarafına göstermesiyle kanıtlanmış oluyor. Yenge bu gömleği iki tarafa taşıyarak bu görevi böylece ifa etmişi oluyor.

Bakireliğin Mardinli için anlamı çok büyüktür. Bugün ileri toplumlarda dahi artık bakireliğin en geçerli yol olduğunu ve toplumun ahlaki değerlerinin daha sağlam oluştuğunu kabul etmişlerdir. Flörtün bakireliği yok edecek düzeye ulaşmasına asla izin verilmemelidir.

Düğün haftasının en önemli günü olan, gelinin erkek evine gelişi ve zifaf gecesinin sonuçlandığı Perşembe günü geçmiş Cuma’ ya gelinmiştir.

Cuma sabahı, Mardinliler için en güzel bir gündür. Düğünden sonra gelen bu Cuma gününe SABAHIYYE günü derler.

Düğünde takı takamamış veya takısı pek orta yerde ilan edilecek cinsten değilse, işte bu Sabahiyye günü gelerek o, mütevazı hediyesini verir ve gelini, damat evini tebrik eder.

Bu sabahiyye günü verilen hediye genelde nakit para oluyor. Düşünebiliyor musunuz?

Bir gece evvel evlenmişsin ve ertesi gün yani dört-beş saat sonra salonun başköşesinde pür makyaj bir koltuğa heykel gibi oturtulmuş ve gelenlerin seyrine amade tutularak gelen ufak tefek hediyeleri alıyorsun.

Bu bir nevi işkenceden başka bir şey değildir. Ama ne yaparsın, töre gereği bu iş böyle çalışır.

Tebrik için gelenlerin çoğu yakın olsun uzak olsun incelemeğe de pek meraklı.

Saz çalınırken orta yerde oyunlar oynanırken bir yandan da beraberlerinde getirdikleri kavun, karpuz, kabak çekirdeklerini çitleyip dururlar.

Gelen bu misafirler tamamı havadis toplamak ve Gelini kritik etmek üzere geldiklerini söyleyebiliriz.

İşin garip yanı da bu gelen hanımlar, gelinin yanına yaklaşarak ellerine yuvarladıkları 10 lira, 20 lira veya daha fazla az bir parayı gelinin avucuna bırakıp onu tebrik etmeleridir. Gelin de zavallı, bu paraları alıp usulca elbisesinin bir cebine yerleştirir.

Damat evinde yine sofra açılmıştır. Öğleden sonra başlayan sofra, yatsıya kadar sürer. Yenilir, içilir, tebrik ve hayır duaları yapıldıktan sonra evli evine , köylü köyüne diyerek herkes evden ayrılır.

Tabii ki Cuma sabahı erken kalkılmıştır. Gelin, kayınbaba ve kayınvalidesinin ellerini öperek, hayır dualarını alırken, kayınvalide ve kayınbaba durumlarına göre geline hediye verirler. Bu hediye bir altın kordon, bir çift bilezik veya bir giyside olabilir.

Gelin de baba evinden kayınbaba ve kayınvalide ile görümce, kayınbirader varsa onlara da münasip hediyeler getirmiş ve dağıtmıştır. Öylece bu merasimler son bulur.

Cuma akşamı oğlan tarafında çok büyük ve olağanüstü bir durum vardır. Zira aileye bir üye daha katılmıştır. Herkes mutlu, sevinçli ve mesut ..

Kız kanadında, ilahi bir sessizlik. Kız gitti, evdeki nüfus , yaşam savaşına eksi bir devam edecek.

Pazar akşamı kız tarafı, damat tarafının tam tekmil yemeğe çağırır .Bu dört başı mamur bir ziyafettir.

Damat tarafı da bunu iade için ayni hafta içerisinde kız tarafını davet eder.

Bu iki ziyafet adeta bir yemek yapma yarışı gibi cereyan eder. Kim kime fark atacak şeklinde olur.İşte bizde Kız isteme-Nişan-Düğün bu minval üzere yapılır.Yalnız Mardinli Nikahsız evlilik yapmaz. Medeni nikahın hemen arkasından dini nikah yapılır. Özellikle Medeni nikah yapılmadan kimse ne kız verir ve nede kimse bu tarzda kız istemeğe cesaret eder. Bu koşul hem Müslüman ve hem de Hıristiyanlar için değişmez bir kuraldır.

Latif Öztürkatalay, İletişim Gazetesi

 

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 9648

Son Güncelleme ( 26 04 2007 )
 
Mardin Gezisi Notları PDF Yazdır E-Posta
Yazar Mine Karahan   
16 04 2007

Merhaba arkadaslar,

Mardin gezisinden döneli 5 gün oldu ancak sanirim yavas yavas ancak kendimize gelip bu güzel gezinin ayrintilarini sizlerle paylasabilme firsati buluyoruz. Tahmin ediyorum bütün katilimci arkadaslar Mardin ve civarinin güzelligi ve "özel"'ligi karsisinda sasirmislardir. Kendi açimdan Mardin benim için hep özel ve farkli bir yere sahip olmustur. Kültürünün zenginligi, farkli dinlerin etkilesimleri, o essiz mimari, zengin mutfak kültürü (mmm, bu kisim ayri bir yazi gerektiriyor!), güzel ve güler yüzlü o çocuklar, o sicak ve sempatik esnaf... Nerden baslasam, nasil anlatsam...Bir yerden baslamak lazim...Ama herseyden önce sunu söylemeliyim, belki gördügüm kiliselerin, binalarin tarihi ve mimari özellikleri hakkinda detayli bir bilgi yok benim yazimda, ama ben hissettiklerimi, gönül gözümle neler gördügümü paylasmak istiyorum sadece...Iste Tur-Abdin, Türkçe deyisiyle "Mardin-Midyat Esigi"...

Arkadaslar, diger katilimci arkadaslar için gezi sabah saat 6'da Atatürk Havalimani Iç Hatlar kontuarinda basladi. Ancak bu benim için geçerli "olamadi" çünkü bir gece öncesi aldigim ates düsürücülerin etkisiyle ben misil misil uyuyor idim o saatte. Neyse, sevgili Serhan'in uyarisi ile hemen hazirlanip bir sonraki uçakla Diyarbakir'a kendimi dar attim. Tabii Diyarbakir'a gelmekle isi bitmiyordu, Hasankeyf'e gitmek gerekiyordu. Normalde Hasankeyf'e Bismil üzerinden gidilecekken taksi soförü de, ben de yolu bilmedigimizden yolu uzatarak Silvan üzerinden Hasakeyf'e vardik...Grup Dicle kenarindaki çardaklarda serilmis yemeklerini yiyordu. Neyse, bir sey kaçirmadan yetismistim ya... Grubumuzun rehberi Ahmet Maden "Pasa" ile selamlasip Hasankeyf gezimize basladik. Etrafimiz bizlere rehberlik yapmak için can atan 7-15 yas arasi Hasankeyf'li ufakliklarla dolmustu bir anda. Ellerinde belediyenin kendi imkanlariyla bastirdigi "Hasankeyf'i kurtaralim" dergisi, gözlerinde o çocuk piriltiyla civil civildilar. Bu dergide Hasankeyf'den söyle bahsediliyor:

HASANKEYF
"Hasankeyf'in ne zaman kuruldugu kesin olarak bilinmiyor, ancak dünya medeniyetine isik tutan, insanin ilk yerlesik hayata geçtigi, en verimli topraklarin bulunduğu, atın ehlillestirilip binek hayvanı olarak kullanildıgı, tekerlegin icat edildigi, madenin islendigi, dünyanin ilk üniversitesinin kuruldugu Mezopotamya'nin ilk ve en önemli merkezlerinden bir tanesi idi"... Hasankeyf ayrica MS 359'da Süryani Piskoposlugunun merkezi de olmustur. Kilise kalintilari ve kaya mezarlari bu günlerden kalma...Yüzyillar boyunca ipek yolunun üzerinde olmasi sehrin her daim önemli olmasini saglamistir. Ayrica gümüs isleme merkezi...Daha sonra Islami dönemde özelikle 130 yil Artuklularin baskenti olmasiyla gündemde olmustur. Daha sonra da yavas yavas önemini kaybediyor Hasankeyf. Hasankeyf Köprüsü 8.yy dan kalma. Bu köprü parali idi, kervanlarin geçisleri ile yüklü gelir elde ediliyormus. Köprünün ayaklari verev sekilde insa edilmis, dayanikliligi saglamak amaciyla.
Hasankeyf'den sonra ayagimizin tozuyla tas isleme atölyesine gittik. Tasi elindeki çekiçle sekillendiren zanaatkarin alnindan akan terler bana "alin teri" sözünün ne kadar gerçek oldugunu bir kez daha gösterdi...Tasin bir oya gibi nasil hayat buldugunu hepimiz gözlemek firsati bulduk. Mardin ve civarindaki tas isçiliginin güzelligini görünce bu beceriyi, alin terini takdir etmemek mümkün degil dogrusu... Aksam olunca da otelimize yerlesip yemek yemek üzere hazirlandik. Aksam yemegimiz Mardin Cercis Murat Konagi'ndaydi. Ev sahibesi Ebru Baybara'nin hazirlattigi Mezopotamya'nin genis ve verimli ovalarina bakan terastaki masalarimiza konuslanip rüzgarin saçlarimizi dalgalandirmasini seyrettik ilk önce. Daha sonra ilk soku atlatarak masadaki yiyeceklere baktik ve bir daha, bir daha baktik!!! Masada kus sütü eksikti, neler neler...Arkadaslar, ilk aksamki menümüzde neler mi vardi:

# Naneli çoban salata (nar eksisi ile servis edilmis)
# Köy peyniri
# Humus
# Muhabbara
# Cevizli yesil zeytin
# Tarçinli ve kuzulu pilav
# Tarçinli Süryani Sarabi
# Içli köfte (kizartma ve haslama, köfteler bildigimiz oval degil yuvarlak hazirlaniyor)
# Patlican kizartma
# Tarçinli ve baharatli irmik helvasi.

Mmmm, arkadaslar karninizi aciktirdim biliyorum, ama yazmadan geçemeyecegim...Daha sonraki aksamlardaki menümüzü de yazacagim tabii ki...Aksam yemeklerimizi aldigimiz Cercis Murat Konagi yabanci gruplari çok ama çok memnun edebilecek bir yer, hem damak tadi, hem de ambians bakimindan. Iste web sitesi: http://www.mardincercismurat.com

Gezi sirasinda Mardin'in en önemli Süryani Kadim(eski,köklü,ortodoks) kiliselerini gezdik ve bilgi aldik. Deyrulumur yani Mor Gabriel, Mor Yakup, Mardin Kirklar Kilisesi, Deyrulzafaran Manastiri ve Savur Killit Köyü'ne gidildi. "Mor" kelimesi Aramice'de "aziz" anlamina geliyor, arapçasi ile "Mar". Süryanilerde ibadet dili olarak Aramice kullanilmakta. Aramice, Semitik Dil grubuna mensup, Ibranice ve Arapça'yla büyük benzerlikler gösteren bir lisan. Yaziyi alip karsiniza koydugunuzda sanki Ibranice-Arapça karisimi bir tekste bakiyor gibi hissediyorsunuz. Aramice ibadet edilmesine karsin bu dilde konusulmuyor genelde, halk ya Türkçe, ya da Arapça konusuyor genelde. Gezideki bir baska dikkatimi çeken nokta da kiliselerdeki hummali restorasyon faaliyetleri. Bu restorasyonlarin yurtdisinda, özellikle Isveç'de yasayan Süryani cemaatinin katkilariyla yapildigi bilgisini aliyoruz. Aslina uygun yapilan bir restorasyonlar, binalarin varolan güzelligini korumakta çok basarili, özellikle tas isçiligi. Süryaniler bu topraklarda 4000 yildir yasamaktalar, ancak nüfuslari özellikle 1960'lardan sonra çok azalmis. Bazi köylerde 2-3 ailenin kalmasi bunu dogrular nitelikte.

Tabii Mardin'de sadece kilise ve manastirlar yok. Islami döneme ait Kasimiye ve Sehidiye Medresesi, Mardin Ulu Camii, Cumhuriyet Ilkokulu, Mardin Eski Postane de bu dönemlere ait eserler. Aksam saatinde gittigimiz Kasimiye Medresesinden yakaladigimiz o güzel gün batimini uzun yillar unutmak mümkün olmayacak sanirim...Bir de avluda boncuklar satan o güzel çocuklari elbette...

Çocuk demisken bir seyi belirtmeden geçemeyecegim. Yöre halki inanilmaz sicak ve sempatik. Yabancilara yardim etmek için çirpiniyorlar. Iki kelime konusup basini oksadigim küçük Ramazan'in, evine kosup getirdigi o tazecik pideyi tüm otobüsçe yerken Ramazan'in o capcanli gözlerini, arkamizdan el sallamasini unutmak ne mümkün...Dara yani Anastasiopolis Antik Sehrini(MS 6.yy) gezip küçük Nesime ve Nesrin ile sohbet etmek, o kabaran hindileri, aniran esekleri, tavuklarin ordan oraya kosusunu seyretmek, küçücük ve tozlu rafli bakkaliyeden aglayan çocugunu doyurmak için ugrasirken satis yapmaya çalisan o ak yüzlü kadindan "Çizbiz" bisküvisi alip çocuklarla keyifle yemek....Mardin'de hale kosup elma armut almaya çalismak, kiliselere el boyamasi örtü yapan 85 yasindaki Nasra Teyze'nin o el emegini, heyecanini, misafirperverligini görmek...

Arkadaslar, biliyorum yazi gitgide uzamaya basladi ama ne çare ki anlatacaklarim henüz bitmedi!!! Çünkü bu kadar yogun gezmenin içinde Mardin Çarsiyi ve o daracik sokaklari gezmeden olmazdi. Vizitlerimizi tamamladiktan sonra Pasa bizi Mardin'de serbest birakinca dogru çarsiya kostuk. O güzelim rengarek sallar, bakir isçiligi, aktarlardan "kusot" otu almak için siraya girmemiz...Gezimizin samata ve girgir noktalariydi. Küçük bir çarsi kahvesinde "mirra"'larimizi yudumlamak, telkari duayeni George Usta'nin atölyesine gidip, hayran olarak, satis magazasina dolusup dükkani yagmalamak da lazimdi elbette. "Mirra" ilginç bir tada sahip, espresso gibi küçük ve sapsiz fincanlarda servis ediliyor, aci ve baharatli bir tada sahip. Seker konmuyor mirra'ya. Etrafimizda gördügümüz güzellikler karsisinda önümüze çikan hemen herseyi fotograflamak isterken durup fotograf çekmemiz bitene kadar bekleyen minibüsler ve arabalar yöre halkinin kültürü hakkinda epeyce fikir verdi bana. Ayrica Savur'da Ahmet Öztürk ve ailesinin bizleri konuk etmeleri ve misafirperverlikleri çok etkiledi beni...

Biliyorum, konudan konuya atliyorum, ama unutmadan tekrar yemeklere dönmek istiyorum. Öglen yemeklerimizin birinde "Erdoba Konaklari"'na misafir olduk. Son derece temiz, eski konaklar otel ve restoran haline dönüstürülmüs. Son derece otantik. Burada salçali sehriye çorbasi, yaprak sarma, çig börek, yine içli köfte, tel sehriyeli-bulgurlu pilav üstüne saç kavurma yedik. Yemegin üstüne gelen hurma tatlisi ayiklanip soyulan ve haslanip presten geçirilerek has tereyagi ile tatlandirilan ve cevizle sicak servis edilen bir tatli. Parmaklarimi yiyerek kalktik sofradan. Iste web sitesi http://www.erdoba.com.tr

Ve bu yemek meselesini Mardin Cercis Murat Konagindaki geri kalan iki gecemizdeki menülerle nihayetlendirmek istiyorum. 2. aksam Ebru Hanim bizlere yine çok özenli bir sofra hazirlamisti. "Bacanak Çorbasi" yani yogurtlu, pirinçli ve havuçlu bir çorba, "Filik" denen bugday ve nohut ezmeli yesil görünümlü bir meze, yine naneli o salata, "Aluciya" denen erikli kuzu yahnisi, bademli ve sebzeli pirinç pilavi ve bizim bildigimizden farkli olarak kisnis ve yenibaharla hazirlanan sütlaç. Bu sütlaçta pirinç unu kullanilmamis. Tamamen geleneksel usülde. Kisnis yörede oldukça fazla kullanilan bir baharat, sumak ve tarçin da öyle. 3. aksam ise "Belo" denen yumurtali ve kisnisli mercimek köftesi, naneli mercimek çorbasi, kabak dizmesi yedik. Kabak dizmesi de dahil tüm yemeklerde bol baharat ve bol malzeme kullaniliyor. Çogumuzun sandigi gibi aci degil Mardin Mutfagi. Daha çok "keskin tatlara sahip" demek daha uygun olur sanirim...

Arkadaslar, gezdigimiz manastirlari sizlere tek tek anlatmadim, bu konuda daha çok bilgisi olan ve not tutmus olan arkadaslarimizin beni tamamlayacagina inaniyorum. Ben bu geziye katildigimdan dolayi kendimi çok sansli hissediyorum. Gördüklerimden, yediklerimden, çektigim fotograflardan ve organizasyondan çok memnunum. Emegi geçen herkese tesekkür ediyorum. Serif Yenen dia çekti, bir slayt gösterisi yaparsa o güzel Mardin görüntülerini herkes görür sanirim. Bizleri bilgilendiren Dr. Ahmet Maden'e, tur liderligimizi üstlenen Nükhet Everi'ye ve geziyi eglenceli kilan tüm katilimci arkadaslara tesekkürler...Baska gezilerde görüsmek üzere sevgiler, saygilar...

Mine Karahan, Profesyonel Turist Rehberi 

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 2340

Son Güncelleme ( 19 04 2007 )
 
Anlatılmaz Yaşanır Kent Mardin PDF Yazdır E-Posta
Yazar Hande Kılıç   
07 12 2006

Image

Unesco kültür mirasına aday gösterilen bu kentimiz tarihi ve doğal güzellikleriyle olduğu kadar insanları ile de özel. Halen kültürel olgularını kaybetmemişler ve bu mirasa sonuna kadar sahip çıkıyorlar.

Mardin sokakları

Eşimle Mardin’e yolculuğumuz geceyarısı 01:00 ‘da otelimize varmamızla başladı. O saatte taksiye binmekten son derece tedirgindik. Otele vardığımızda görevli arkadaşlara güvenliği hakkında emin olmak için sorular sordum. Terör’den ve önyargılarımızdan bahsedince bize şöyle söylediler: “Asıl biz sizin için çok üzülüyoruz, 15 YTL için bizler adam öldürmeyiz böyle bir şeye tamah etmeyiz. Kapkaççılarınıza, tinercilere, trafik kazalarına ve ölüm korkusunu her sokağa çıktığınızda duymanıza çok üzülüyoruz”. Bunları söylerken de kendilerini televizyonlardan dinlediğimiz gibi, kulaktan dolma bilgileri gerçekmiş gibi düşünmemize çok darıldıklarını bildirdiler. O akşam personel arkadaşları kırdığımız için üzüldük.

Erdoba Konaklarının tarihi ve konforlu odalarında geçirdiğimiz geceden sonra sabah kahvaltımızı yapıp erkenden yollara koyulduk.

Image Image

Otelimiz çarşıya yakın olduğundan esnafla sohbet etmek fırsatını hiç kaçırmadık. İlk durağımız Kuruyemişçi amcamızdan Karpuz Çekirdeği almak oldu. Bize ilk sorusu “burayı nasıl bilerek geldiniz” oldu. Biz terörden, PKK’dan bahsedince , biraz medya’ya olan sitemlerini, biraz da orada çekilen dizilerin onları yanlış tanıttıklarını anlattı. Türk bayraklarının altında Mardin’den gurur duyarak, miraslarına sahip çıkarak birbirlerine ne kadar bağlı olduklarını, etik değerlerini halen koruduklarını anlattı.

Image
Kuruyemişçi Amcamız


Müslüman, Süryani, Hristiyan, Kürt, Arap hepsi birarada ve kardeşçe yaşıyorlar.
Sanırım onları kabullenemeyen bizleriz, onlar değil. (amca kuruyemişin parasını bizden misafir olduğumuzu söyleyerek almadı, onun konuşmasını dinlerken ağlamamak için kendimi zor tuttum ve bir kez daha düşüncelerimizden dolayı utanç duyduk.) Bizi dükkandan dualarla yolladı, “yine gelin, başım üstüne yeriniz var” diyerek.

İlk tarihi gezimizi DeyrulZafaran Manastırına yaptık. 4000 yıllık tarihini incelerken tüylerimiz diken diken oldu.

Image Image

Image

Bahçesinden uçsuz bucaksız topraklara bakarken içinizi sonsuz bir huzur kaplıyor. Etrafta çıt çıkmıyordu, güneşin taş yapılarla buluşması muhteşem ve mistik bir atmosfer yaratıyor. Asıl kilise harabeleri dağın tepesinde olmasına rağmen daha çok yer gezebilme heyecanı ile Mardin otogarından Midyat’a vardık. Midyat halkı malesef yol ve kilometreler konusunda bizi kazıklamaya çalıştı. Seyahate çıkmadan tüm bilgileri ulaşımları ile birlikte not aldığım için bilinçli bir şekilde hareket ettik. Fiyat ve yol bilgilerini Seyahat Rehberinde vereceğim.

Midyat evlerini Hasankeyf dolmuşumuz gelene kadar sadece 45 dk kadar gezebildik. Gezimizde hemen yanımıza yaklaşan Zeki kısa süreli turumuzda bize eşlik etti.

Image
Zeki ve ben

Image
çocukların eksik olmadığı midyat bakkaliyesi

Image
yedi kiliseden biri

Image
Restorasyonuna iki trilyon harcanan şahsa ait bir ev

Yolda birbirimizi tanımaya çalışırken birkaç Kürtçe kelime öğretti. Kendisi ayakkabı boyacılığı yapıp aynı zamanda okuyormuş, babasının Mor Gabriel Manastırında çalıştığını, süryani ve kürt arkadaşları ile dostluklarını anlattı. Bize taş evleri özenle ve içlerinde yaşayan şahıslarla birlikte tanıttı. Sıla dizisinin çekildiği evi, adını hatırlamadığım birkaç filmde kullanılan sokak ve evleri öncelikli olarak gösterdi. Sokak aralarında sohbet ettiğimiz birkaç insan dizilerin ve filmlerin orada çekilmesinden mutlulardı, onların tarihine önem verilip , yapıları çok beğeniliyordu. Fakat halen varmış gibi gösterilen berde, töre cinayetleri, ağalık sistemleri ve aşiretlerin 40 yıl öncesinde kaldığını ve artık bunlara tanınmak istemediklerini alatttılar.

Deyrulumur ( Mor Gabriel) manastırını vakit darlığından dolayı gezemedik malesef. Halen içerinde okul rahibeler ve papaz mevcutmuş.

Tura eşimle birlikte münferit olarak çıkmamızın bir sebebi ise sadece gezmek değil, gittiğimiz yerleri yöre insanı gibi yaşamak ve onlara iç içe olmaktı. Korkmadan, çekinmeden sizin de amacınız o insanlarla kucaklaşmak ise gerekli bilgileri edinip münferit gitmenizi tavsiye ederiz.

Midyat’tan Hasankeyf’e minibüsümüze binince, komik anlar yaşandı. Hemen hemen gördüğümüz bütün köylerde durduk. Onların aralarında kavgalarını, konuşmalarını, dertlerini, dinledik. Siz sormadan bile her Merhaba’ya tüm içlerini döküyorlar. Bize; “siz batılılar” diyorlar ayrı ülkelermişiz gibi. Hor görüldüklerini, kırıldıklarını anlatmak istiyorlar. Hepsi son derece misafirperver. Sizi 15 dk tanıdıktan sonra yemeğini, hatta evini paylaşabilir. Kürtçe konuşan da Arapça konuşan da bize merhaba, hoşgeldiniz diye selamlamada bulundular. Hatta kimi zaman bizi misafirleri kabul edip paylaşamadılar aralarında. Her dakika onların insanlığı ve inceliği karşında gözlerim dolu dolu gezdim. Hepsi pırıl pırıl insanlar, gençleri özellikle de kızları çok modernler. Yarım saat süren yolculuğumuzdan sonra Hasankeyfe ulaşabildik.

Image Image

Image Image

Dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım ama kelimelerim, fotoğraflar çok yetersiz olacaktır. Sular altında kalmadan mutlaka gezmelisiniz. 1. derece sit alanı olan ve asla yeri doldurulamayacak 5.000 hanenin bulunduğu bu zenginlik kültür ve uygarlıkların birleştiği bir rota. 15.000 yıllık bir geçmişe sahip. Kayaların doğal yapısı uygun olduğunda bütün yaşamlarını dağların içine yapmışlar. Ben Yüzüklerin Efendisi’nde sahnelenen kaya evlerine benzettim. Çok görkemli ve mistik görüntüye sahipler. Tepede kalesi var, eski darpane kaleye çok yakın, bazen çocuklar yağmurlu havalarda sikkeler ve küçük değerli eşyalar buluyorlarmış topraktan Dolaşırken garip bir sessizlik ve hava akımı olduğunu farkettik. Orayı solumanız, görmeniz lazım. Yaşayan halkı ile sohbetimizde 1970’ lere kadar halkın o mağaralarda yaşadıklarını 1. derece sit alanı ilan edilmesiyle terk etmek zorunda kaldılarını söylüyorlar. Halen bir aile, kaya evlerden birinde yaşamakta. 3 ay içinde evlerini boşaltmalarını gerektiğini söyleyerek vadinin karşı kıyısında onlara yer vereceklerini söylediler. Vadinin karşısına taşınmaktan dolayı mutlular, oturdukları bölge sit alanı ilan edildiği için yerleşik bir düzen kuramamışlar. Ama tarih ve kültür miraslarının sular altında kalacağına üzülüyorlar.

Geç olmadan tekrar minibüsümüze binip Midyat, oradan Mardin’e varıyoruz. Karnımız çok aç, bu yüzden Tijen İnaltong’un tavsiyesi üzerine Mardin yemeklerini yemek için Turistik Et Lokantasına gidiyoruz.

Image Image

Image

Kaburga Dolması, İşkembe dolması ve ismini hatırlayamadığım karışık bir tabak siparişi veriyoruz. Malesef, bayramlarda yapılan ve çok emek harcanan bu yemeklerini bitiremedik, hatta aç kalktık diyebilirim. Pek bizim damak tadımıza göre değilmiş. Ama emekleri ve sunumları için ellerinden öperim. Yemek sonrası adet olan Mırra içiyoruz, odun ateşinde pişiriliyor. Kahvenin defalarca kaynatılıp süzülmesi yani kahvenin özü 12 saat odun ateşinde pişiriliyor. Hazım amaçlı yemeklerden sonra fincanın dibinde acı olarak ve az miktarda ikram ediliyor. Fincanı masaya koymak bir nezaketsizlik olarak kabul ediliyor. Kahveye devam etmek istemiyorsanız baş hizanızda havaya kaldırıp sağa sola biraz sallıyorsunuz.

Akşam yemeğimizden sonra karanlık ve dar sokaklardan yürüyerek otelimize varıyoruz.

Malesef ertesi gün dönüş günümüz. Çantalarımızı toparlayıp otelimizden son bir Mardin manzarası fotoğrafı alıyoruz. Güneş pırıl pırıl ve otele bir sürü yeni misafir gelmiş. Bu sefer rotamız Mardin ve çevresi. Artık kendi memleketimiz gibi sokaklarda dolaşıyor herkese selam verip sohbet ediyoruz. Hatta hatır soracak kendimize birkaç esnaf edinmiş olarak .

İlk durağımız ‘Sabuncu’. 7 metrekarelik eski taştan dükkanında yurt dışına dahi ihracat yapıyor. Atalarının formülüne sahip çıkarak kostik kullanmadan , badem kabuklarını küllerinden, çıkan bademin yaşından, menengiç ve bıttım özlü sabunları var. Hepsini ayrı derde deva. Bize yeni çalışması olan ve üzerinde aylarca test edeceği “mahlepli sabunundan” bahsetti ve bir örnek gösterdi. Irak’tan gelen volkanik ponza taşları da yan ürün olarak mevcut. Yaptığı işi bize ayrıntıları ile anlattı çıktığı gazete küpürlerini gösterdi. Gidip görmeniz için sizlerle paylaşmayacağım

Image Image

Image Image

Image

İkinci durağımız Suriye’den gelen Seylan çaylarından almak oldu, oradan bit pazarını gezip İstanbul’dan gelen “lif” isteklerini temin etmek oldu. Doğal malzemeden (sanırım kenevir lifi) yapılıyor ve sadece Mardin’e özgü banyo lifleri. Hemen aşağıdaki tıkırtılar bizi başka bir sokağa sürükledi. ‘Bakırcılar Çarşısı’ el işçilerinin ve kalay usta’larının halen varolduğu bir yer. Eski kararmış dükkanında, içerisindeki yoğun metal kokusuna karşılık 60 yıllık mesleğine gönül vermiş kalay ustası Davut Kalaycı ile tanıştık, çok güzel fotoğraf kareleri almamıza yardımcı oldu. Oğlu da kendisi gibi kalay ustalığını 25 yıldır yapan Özcan Şahin babasından sonra devam ettirebilecek tek insanmış.

Image Image

Hemen karşı dükkanı ilgilimizi çekiyor ve bakır ustası Mahmut Özcan ile tatlı bir sohbet başlıyor. İki oğlunada bu güzel sanatı öğretmiş, “okuyor aynı zamanda harçlıklarını çıkartıyorlar” dedi. Tarihi dükkanın bir tarafında antika bakırlar satıyor. Eski hamam tasları, defleri, barut kutuları, manastır anahtarlıkları, çerçeve, aynalar İstanbul antikacılar çarşısını aratmayacak türden. İstanbul’dan bunları alıp giden çok müşterisi olduğunu söyledi. Mardin halkının msafirperver örneğini Mahmet bey’de sergiliyor ve illaki çayımı içmeden bırakmam diye hemen oracıktan iki tabure çıkartıyor. El işçiliği üzerine konuşuyoruz, Mardin üzerine konuşuyoruz, konu teröre gelince yüzleri değişiyor. Ama artık kimsenin bizi ikna etmesine gerek yok oranın güzel insanlarıyla kucaklaşmayı öğrendik. Mahmut bey ilkokula Papazın kızı ile birlikte gitmiş, “Papaz bana kızını emanet ederdi, el ele tutuşurduk” diyor, “din derslerinde öğretmenimiz isteyen dinleyebilir, isteyen çıkabilir dediği zaman hepimiz birbirimize saygı gösterirdik” diye ekledi. Yıllarca bulunduğu yere 200 metre olan kiliselere adımını atmamış, sebebi ise farklı dinlerden olan kardeşlerini rahatsız etmemek onlara saygısızlık etmemek düşüncesi ile, “şimdi değişti bizim çocuklar ziyaret ediyor arada” diyor.

Image Image

Image Image


Aralarındaki bu müthiş bağlılık, saygı, içtenlik karşısında her insanı tanıyışımızda ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. Kalbimizi sevgi ve huzur doldurarak yanlarından ayrılıp sebzelerin satıldığı pazar yerinden ilerlerken dikkatimi esmer ve pürüssüz tenli, mavi gözlü, beyaz uzun sakkalı, arap amca çekiyor.”Kaç yaşındasın” soruma önce bir düşünüyor sonra “yüz” diye cevap veriyor. Ama esnaf “daha fazla aslında, bilmiyor yaşını” diye de ekliyor, aklı gayet yerinde ayakta güçlükle durmuyor, alışverişini yaparken fotoğrafını çekebilmek için izin istiyoruz, dimdik duruyor karşımızda.

Image Image


Eşim üş beş kare alırken bende esnaftan 27 çocuğu 4 hanımı olduğunu öğreniyorum. Maşallah demeden kendimizi alamıyoruz. Mardin tarihi postanesi’ne vardığımızda muhteşem taş yapı bizi karşılıyor.

Image Image

Image


Kapıda duran memurlara tarihi hakkında yardımcı olmaları rica ediyoruz. İlk olarak bir ermeni mimarın inşaa ettiğini ve uzun bir süre konut olarak kullanıldığını söylüyor. Fotoğraf çekerken diğer memur arkadaşlar geliyor ve sohbete başlıyoruz. Konu malesef İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince aynı oluyor. Hepsinin batılı insanlardan bir yarası var. Hor görülmüşler, kaba davranılmışlar ve çok incinmişler. Bir memur kürt olduğunu, Mardin’de doğduğunu ve Türk bayrağının altında gururla çalıştığını söylüyor. “Bu ülkenin ekmeğini yiyorum ben Türküm ülkeme ihanet edebilirmiyim” diyor. Cahil kesimlerin sorunlarından konuşuyoruz, köylerinin boşaltıldığından, yol, su, elektrikleri olmadığından, hayatlarında televizyon dahi görmediklerini anlatınca yaşadığımız şehir ile arasındaki uçurumu aklımız almakta güçlük çekiyor. Televizyonda haberlerde izlediğimiz ve bazen sıkılıp kanal değiştirdiğimiz insanlara bu kadar yakın olmak hele de onların gerçek olduğunu kabullenmek bizi çok üzüyor. Kırsal kesimdeki insanların cahillikten yokluktan bu yollara sürüklendiğini ekliyor ve onlara olan nefretlerinden bahsediyorlar. Mardin’de böyle birşey olması imkansız diyorlar. “Ben yapmak istesem arkadaşım karşı çıkar o çıkmasa komşularım yoldan döndürür” diyorlar, hepsi birbirine inanılmaz bağlı, Mardinimiz diye bahsediyorlar. Ayrılma vakti malesef, Diyarbakır otobüsümüze binip uçağımıza gitmek üzere yola çıkıyoruz. Mardin’li dostlarımız Diyarbakır’da dikkatli olmamız konusunda bizi çok uyarıyorlar, fotoğraf makinamızı dahi çantadan çıkartmamamızı istiyorlar. Onların uyarısına kulak verip hiç dolaşmadan havaalanına geçiyoruz ve ne demek istediklerini çok iyi anlıyoruz. Döndüğümüz andan beri yüreğimizde dilimizde Mardin var. Tavsiyemiz biraz macerayı seviyorsanız tur ile gitmeyin, elinize harita bile almanıza gerek yok, iyi de almamışız diyoruz çünkü her yol sorduğumuz insandan bir anı ekledik yolculuğumuza, hepsinden birşey öğrendik. Zaman sıkıntımızın olmaması çok güzeldi, rahatça çaylarını içip dost olduk.

Tekrar gittiğimiz zaman kapısını çalacak tanıdıklarımız var hepsi bizleri ağırlamak için seferber oluyorlar. En kısa zamanda tekrar gideceğiz. Yazının son cümlelerini yazarken bile gözlerim doluyor, KORKMAYIN , GİDİN ASLA PİŞMAN OLMAYACAKSINIZ!

Image

Sevgiler,
Hande Kılıç

 

Bu makaleyi tavsiye et...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 2193

Son Güncelleme ( 17 09 2007 )
 
İstanbul kızlarını Mardin'e götürün PDF Yazdır E-Posta
Yazar Serdar Devrim   
11 01 2007

Şenay Ordu, Hürriyet adına Mardin'e gitti, bir haberin peşinde. Gördüklerinden, yaşadıklarından o kadar etkilenmişti ki... amman bize de anlat hissettiklerini diye rica ettim. Şenay Ordu Mardin'den yazıyor :

Doğuyu, güneydoğuyu bilmesem “İlk kez gördüm ya, etkilendim herhalde” derim.

Bu makaleyi tavsiye et...